dikenini sevsinler senin…

dikenini severim senin…

 

Öyle şirinler ki… Daha önce büyüklerini görmüştüm ama yavrularını görmemiştim. İstemeden bozduk habitatlarını.( Sizden çok özür dilerim sevimli şeyler…)

Elimde çapa, komşumuzun epeydir girilmeyen bahçesinin adam boyu otlarını temizliyorduk. Çapa birden sert bir şeye çarptı, Yüksek otları yolunca alttan çukurun içinden bir adet dikenli top çıktı. Ne olduğunu anlamadım. Çapanın ucuyla itince, altında da iki tane küçük dikenli top göründü. Sonra baktım toplar hafif hafif nefes alıyor. O zaman anladım ne olduklarını… Allahtan yavaş vurmuşum çapayı. Sessiz, serin bir yere, ağaç gölgesine otların içine yuva yapmışlar.

 

 

Elime almaya çekindim. Gülşen’e verdim eldivenleri, o aldı minik topları eline,  evirdi, çevirdi, bir türlü açılmıyorlardı.  Çok korkmuşlardı…

Üstlerine su dökünce açılırlarmış. Nice sonra biraz açıldılar ve o zaman gördük ayacıklarını, kollarını… Birkaç fotoğraf çektikten sonra geri yerine koyup üstlerini otla örttük.

Bir yandan işimize devam ettik, bir yandan da sohbet ettik; “Eskiler onun için kimya yer derdi.” dedi Müzeyyen Abla. “Kimya Yemek ne demek ?” diye sordum, “Bilmiyorum.” dedi. Gülşen de “Altını ıslatan çocuklar ve egzama için birebir derler .”  dedi. Bir keresinde Müzeyyen Abla egzaması için  bir kirpi yakalamış, dikenli  derisini soymuş ve   etini pişirmiş. Ancak içini açtığında bir sürü kurtçuk gördüğü için sonradan içine sinmemiş ve yemeği yemekten vazgeçmiş. Hasta olan yaşlı bir komşusu varmış, yemeği ona götürmüş. Tabi kadına ne eti olduğunu söylememiş. Kadın ertesi gün ”Ben hiç bu kadar lezzetli et yememiştim, o neydi öyle?” demiş. Müzeyyen Abla da hiç bozuntuya vermemiş: “Kuzu eti.” demiş.

Bir ara birde baktık ki, bizim dikenli büyük top yok olmuş, küçük toplar yerinde duruyor. Hay Allah, nereye gider, yavruları neden bıraktı derken odunların arkasına saklandığını ve kafasını odunların içine gömdüğünü fark ettik. O bizi görmeyince biz de onu görmüyoruz sanıyor sanki.  Korkmuş olmalı. Geri getirip yavrularının üstüne koyduk, üzerlerine de biraz ot daha koyduk…

Akşamüzeri işimizi bitirip eve gittik. Acaba ormana mı götürüp bıraksaydık diye de kara kara düşündük. Haklarında hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. O akşam vikipedi’ye baktık bu konuda neler var diye… İlginç bazı bilgiler edindik; meğer bizim şirin dikenli toplar insanlardan yedi bin kat daha fazla dayanıklıymış tetanus zehirine karşı. Zehirli yılanları yerlermiş, hiçbir şeycik olmazmış. Müzeyyen Abla’nın “kimya” sözcüğünün sırrı çıktı ortaya… Gececil, böcekçil bir memeliymiş;  börtü böcek, kurbağa, salyangoz, sümüklüböcek, yılan, fare gibi hayvanlarla beslenirmiş. Demek ki fareli köye biraz bırakmak lazımmış. Yılanlardan korkanlar da bahçesinde besleyebilir.  Laktoz intolerans’ları olduğu için süt içemez, ölürlermiş. Siz siz olun bahçenize gelenleri sütle beslemeye kalkmayın.

Nesli tükenmekte olduğundan avlamak, öldürmek yasaklanmış ve korunan hayvanlar listesine alınmış, çok iyi olmuş.   Onsekiz yıla kadar yaşarlarmış. Koku ve sese karşı çok duyarlılarmış, daha çok gece hareket ederlermiş.  Koşabilir, tırmanabilir, hatta yüzebilirlermiş.  Bir hayvanda yaklaşık 6000 diken varmış.  Dikenli olduğuna bakmayın,  barışçıl bir hayvanmış; dikenlerini saldırı değil de yalnız savunma amaçlı kullanırmış. Yuvasına taşımak istediği ot yaprak vb. şeylerin üzerinde yuvarlanır, dikenlerine batmasını sağlar ve dikenleriyle taşırmış. Birkaç çeşidi varmış; Ak göğüslü, Doğu Avrupa, Batı Avrupa, Amur kirpisi gibi.

Hanefi ve Hambeli mezheplerinde haram, şafi ve maliklerde ise helal sayılırmış. Kemalüddin Ebi Abdullah Muhammed El Demi  tarafından 1262 yılında yazılan Osmanlıca Hayat’ül Hayvan (orijinal adı Fi Garaibü’l Mahlukat) adlı kitaba göre egzama, hemoroid ve fil hastalıklarına iyi gelirmiş.

Oklu kirpilerin adi kirpilerle hiçbir yakınlığı yokmuş. Oklu kirpiler kemirici, otçul hayvanlarmış.  Oklu kirpilerin tehlike karşısında oklarını fırlattığı ise bir tevatürmüş. Ama sanırım okları ile epeyi hayvanın canını yakıyor ki, yine internette karşılaştığım bir videoda bir sürü arslan,  bir oklu kirpi ile baş edemiyor ve pes edip kaçıyor. Eski Yunan şairlerinin birinin şiirlerinde de tilki ile kirpinin mücadelesi yer almış, tilki çok şey bildiği halde tek bir şey bilen kirpi her zaman kazanırmış.

Ertesi gün bahçede bulamadığımız dikenli toplarımızın yok olmaması dileğiyle,

Sağlıklı kalın.
Süheyla Doğan

Nusratlı Köyü

Ayvacık/ÇANAKKALE

24.06.2011

Genel içinde yayınlandı | 4 Yorum

binbirdelikotu

Binbir Delik Otu: Sarı Kantaron

Yapraklarında nokta şeklindeki sayısız şeffaf yağ bezlerinden dolayı “binbirdelik otu” adını yakıştırmış halk ona. Ne güzel bir isim…Sarı, küçük çiçekleri ile öylesine narin. Narin olduğu ölçüde seçici. Öyle her yerde kolay kolay yetişmiyor. Ama bizim zeytinlik sevdiği yerlerden:) Mor çiçekli kekiklerle birlikte kardeş kardeş yetişiyor. Birkaç yıldır tarlayı sürmediğimizden dolayı çok mutlular. Tohumlarını rahat rahat etrafa saçıp, istediğinde topraktan başını çıkarıyorlar. Yağmurlar da bol bol yağınca keyiflerine diyecek yok.

Birkaç haftadır kantaronların toplanma zamanıydı. Biz de sepetlerimizi koyduk arabaya ve doğru zeytinliğe…Mecit fotoğraf çekerken ben hemen başladım toplamaya. Bol yağmurlu bir bahar geçirdiğimizden otlar belimize kadar çıkmış.

Her türlü börtü böceğe ve sürüngenlere karşı çizmelerimiz ayaklarımızda. Görmeden üzerine bastığımız kekiklerin kokusu yayıldı her yere. Ben makasla toplamayı tercih ettim kantaronları, Mecit ise eliyle kopararak. Yeniden üremelerini sağlamak için yeteri kadar kantaron bıraktıktan sonra iki koca sepeti doldurduk.

Eve gelir gelmez kantaronlar daha tazecikken hemen beş litrelik halis zeytin yağımıza bastık kıydığımız yarım kilo kadar kantaronu. Cam kavanozun ağzını kapatarak güneş alan bir penceremizin içine koyduk. Ertesi gün sabahın serinliğinde yürüyüşe çıkıp biraz çam filizi ve ladenotu çiçekleri de toplayıp ekledik kavanoza. Birkaç hafta içinde yağın renginin kırmızıya dönüştüğünü göreceğiz. Bu dönüşümü görmek öylesine zevkli ki… Okuduğum ders kitaplarıma göre bilimsel adı “hypericum perforatum” olan sarı kantaronun içindeki hiperisin maddesi nedeniyle oluşuyormuş bu kırmızı renk.

Beş demet taze kantaronu hemen Ceyhan Hocama kargoyla yolladıktan sıra geldi kantaronları demet yapmaya…İki koca sepeti koydum önüme. Tek tek boylarını ayarlayıp birer birer demet yaptım. Fazla saplarını kesip sicimlerle bağladım demetleri. Evimizin serin, fazla ışık almayan bir köşesinde tavana baş aşağı asma işi de Mecit’in. Kuruyacak bitkilerin bir kısmıyla tentür yapacağız, kalanını da çayı için saklayacağız.

Ders kitaplarımda yer alan kantaronla ilgili bazı bilgileri paylaşayım:
“Dünyada ticareti yapılan tıbbi ve aromatik bitkiler içerisinde önemli bir yere sahip. Avrupa’da ve özellikle Almanya’da ginkgo biloba ve atkestanesinden sonra üçüncü sırada yer alıyor. Satış değeri açısından ruhsatlı bitkisel ilaçların kaynakları arasında dördüncü sırada yer alıyor. Ülkemizde elli civarında türü var. Bitkinin aşırı kullanımı ve kullanım sonrası güneş ışığına maruz kalınması durumunda ciltte lekeler oluşabiliyor. Yaprakları ve çiçekli dal uçları özellikle son yıllarda antidepresan etkilerinden dolayı çeşitli formlarda yoğun bir şekilde kullanılıyor. Almanya’da ruhsatlı ilaç ve tıbbi çay olarak hafif ve orta derecedeki depresyonun tedavisinde kullanılıyor. ABD’de tentür ve sulu ekstre halinde gıda desteği olarak, yağı haricen, kuru ekstresi ise kapsül ve tablet halinde kullanılıyor. Antidepresan etkisi klinik deneylerle kanıtlanmış. İçindeki maddeler; kateşik tanen, proantosiyanidinler, flavonoitler (hiperozit, rutin, kesretin), biflavonoitler (biapigeninler), floroglusinol türevleri (hiperforin, uçucu yağ, naftodiantronlar( hiperisin, ve psödohiperisin), ksantonlar, steroller, vitaminler (A ve C). Ülkemizin de 1994 yılında kabul ettiği Avrupa Farmakopesinde bitkisel drog monografları arasında “hyperici extractum” adıyla sarı kantaron ekstresi olarak yer alır.
Dahilen depresyon, anksiyete gibi geçici nörolojik hastalıklarda, ayrıca orta şiddetli depresyon, huzursuzluk, anksiyete ve uyku bozukluklarında kullanılır. Ancak etkisini üç haftada gösterir. Yağlı preperatları birinci derece yanıklar, ezikler, kas ağrılarında kullanılan iyi bir antiseptik ve ağrı kesicidir. Kantaron yağı ile masaj romatizma, siyatik ağrıları ve boyun kaslarının gerginliğinde çokça tercih edilir. Ayrıca kantaron yağının zona hastalığını da tedavi ettiği bilinir.
Yan etkileri: Kantaronun anan bileşenlerinden bir tanesi olan hiperisinin önemli bir antidepresan gibi beyinde monoamin oksidaz (MAO) inhibitörlerine benzer etki gösterdiği bildirilmiştir. Tiramin isimli amino asiti yüksek oranda taşıyan gıdalarla birlikte MAO inhibitörlerinin karışması pek çok tehlikeli gıda-ilaç etkileşimine neden olmaktadır. Bu etkileşimden doğan semptomlar hızlı kan basıncı yükselmesi, baş ağrısı, felç ve en kötüsü ölümdür. Uzun süre dahili kullanımda özellikle sarışınlarda ışığa duyarlılık görülür. Ayrıca aşırı kullanım göz ve ağız mukoz membranlarında iltihaplanmaya da neden olabilir.
Kontrendikasyonları: reçeteli antidepresanlarla birlikte kullanılmaz. Hamilelikte uterusu aşırı uyararak çocuk düşürmeye neden olabileceği için önerilmez. “
Halk arasında kullanımı: Yağı-haricen; yara ve yanık tedavisinde. Çayı-Tentürü-dahilen; mide ve romatizma ağrılarının giderilmesinde ve iştahsızlığa karşı.

Fitoterapide kullanıldığı hastalıklar: Anksiyete, depresyon, analjezik etki, artrit, gut hastalığı, karaciğer ve safra yolları, broşiyal astım, yara, yanık.”
Kaynaklar:
1.“Tıbbi ve Aromatik Bitkilerin Kullanım Alanları ve Etiği”. Anadolu Üniversitesi Yayını. No: 2098
2.“Tıbbi ve Aromatik Bitkisel Ürünlerin Üretimi ve Kalite Kontrolu”. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2109
3.“Tıbbi ve Aromatik Bitkilerin Temini ve Pazarlanması”. Anadolu Üniversitesi yayını No: 2099.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

nazife…

NAZİFE…

Bir süredir bizim Duman’ın misafiri vardı bahçede. Sevimli , cana yakın…Duman hem kulübesini, hem yemeğini paylaşıyordu onunla…Daha önceki misafiri Suzan’a yaptığı gibi…Biz yürüyüşe çıktığımızda o da peşimizde…Duman sürekli bağlı, o ise özgür.  Ben Duman’ı tasmayla yürütüyorum, o  serbest, etrafımızda  koşup duruyor, biraz uzaklaşıyor, sonra arkasına dönüp bizi bekliyor…Biz eve döndüğümüzde o da bizimle dönüyor…Birkaç kez çıkardık bahçeden ama o hiç oralı olmuyor, iki dakika sonra geri geliyor. Bir tabak da ona koyduk mecburen…Aynı Suzan’a yaptığımız gibi…Alışmayalım diye isim de koymadık bu kez. On günü geçti bizim bahçede yaşamaya başlayalı. Mecit bidondan bir kulübe bile ayarladı ona yağmurdan ıslanmasın diye. Onun tercihi ise Duman’ın kulübesi.  Bazen Duman dışarıda, o içerde bazen de ikisi birden kulübeye sığışıyorlar. Sorduk, köyden bir gencin köpeği imiş. Bizim genç kasabaya çalışmaya gidince köpek kalmış…Köpeğin bizim bahçeden gitmeyeceği belli olunca genci arayıp köpeğine sahip çıkmasını istedik. Köpeğin kasabada durmadığını, köye kaçtığını söyledi. İlgilenemeyecekti belli ki. Daha önce köyde öldürülen, zehirlenen sahipli-sahipsiz köpeklerin başına gelenler onun da başına gelmesin diye kasabadaki “hayvan hakları savunucusu” bir arkadaşımı arayıp yardım istedim. Daha önce bir köpek kurtarma eylemi gerçekleştirmiştik birlikte; bir köylünün öldürmek için ateş ettiği ancak yaraladığı bir köpeği köyden kaçırmıştık.  O da çaresizdi…Elinde sahiplendirilmeyi bekleyen bir sürü köpek vardı…

                                                   Duman ..

Dün yürüyüş için  köyün içinden  geçerken yine tavukları kovaladı bizimkisi…Tavuklar çil yavrusu gibi dağıldılar…Sevimli sevimli, muzip muzip geri geldi bizimkisi yanımıza. Oynuyordu sanki…Tam biz oradan kaçacakken tavuklarının sesini duyan sahibi fırladı dışarı. Tetikte bekliyormuş meğer. Köpeği görünce “Mustafa, Mustafa, tüfeği al da gel, öldür şunu, tavuklarımızı kovalıyor.” diye bağırmaya başladı. Ben hemen müdahale ettim ve köpeğin öldürülemeyeceğini, onun da yaşama hakkı  olduğunu söyledim…Kadın, “Ama 3 tane tavuğum kayıp, bir tavuk 25 lira, yazık değil mi?” dedi. Ben de “Öldürmeyin, bir çözüm buluruz.” deyip köpeği kaçırdım oradan. En yakın köpek barınma evi 90 km. ötedeydi, alıp almayacakları da belli değil.  Vaktimiz de yok. Akşam tasma taktık boynuna ve arabaya kadar götürdük. Kendini attı yere…Nasıl da yalvarıyordu beni götürmeyin diye…Gözlerimin içine içine bakıp ellerimi yalıyordu sürekli…Çok üzülerek, içimiz acıya acıya zorla bindirdik arabaya. Yaklaşık 10 km. ötede  hayvancılığın falan yapıldığı kasabaya çok yakın  başka bir köyün yakınına  bıraktık gecenin karanlığında. “Hoşça kal Nazife, inşallah bir ev bulursun kendine. Umarım buralarda öldürmezler seni. Bir köpek seven çıkar belki karşına.” dedim, boğazım düğümlenerek, son kez başını okşarken. Son anda bir isim çıkmıştı ağzımdan…Nazife…On kilometrelik yol gelişte çok sıkıntılı geçmişti, dönüş daha da beter oldu. Ağlamamak elde değil. Mecit de çok üzüldü. “Keşke getirmeseydim seni” dedi . Suzan’ı da böyle kaçırmıştı köyden öldürecekler diye… Onun yaşadığını görenler vardı.

                                                       Nazife…

Yazlıkçılar dönerlerken köpeklerini bırakıyorlar etrafa. Dişi köpeklerler de  doğuruyor diye bazen yavrularıyla birlikte atılıyorlar. Bir de önce heveslenilip  alınıp sonra da bakmak zor gelince terk edilenler var. Yazık bu hayvanlara…

Herkes birer kap yemek verse sokak köpekleri aç kalıp tavuklara saldırır mı? Nazife de aç kaldığı dönemde alışmıştı demek ki tavuk kovalamaya. Yediğini henüz gören yok, belki de tilkilerdi tavukları yiyenler… Ormanlarda yiyecek kalmayınca köye iniyorlar.

Kediniz, köpeğiniz varsa, hayvan severler hariç,  üçüncü kişilerle ilişkilerde işiniz çok zoroluyor. Korkanlar, sevmeyenler, huylananlar, temizlik hastaları …. Korkanlar yüzünden bağlamak zorunda kalıyorsunuz, köpeğin  ruh sağlığı bozuluyor, saldırganlaşıyor. Zehirleme, öldürmeler yüzünden serbest bırakmaya korkuyorsunuz. Seyahatlerde sıkıntı oluyor. Bir sürü tesis kabul etmiyor. Hayvan dostu tesis yok denecek kadar az. Akraba, arkadaş evlerinde bile kabul  edilmediğiniz oluyor…Canınız sıkılıyor. En yakınınız bile “Ama köpeğinizi getirmeyin.” diyebiliyor. Oysa köpekler öyle duygulu, öyle hisli ki, öyle sevgi dolular ki…Keşke böyle insanlar biraz köpekle yaşayıp onun güzelliğini anlasa.

Keşke sırf bu nedenle zengin olsam, kocaman çiftliğim olsa, tüm sokak hayvanlarına baksam. İsteyenler köpeğini misafir olarak bırakabilse….

Yerel yönetimler yasalarla verilmiş görevlerini yerine getirse, aşılarını ve kısırlaştırmalarını yapsa, vatandaşlar da biraz daha duyarlı ve vicdanlı olup sokak köpeklerini beslese sorun çözülür aslında. Geçtiğimiz ay bir toplu katliama tanık olduk. En az 10 köpek zehirlenerek öldürülmüş, toplanıp, bir araca yüklenmiş ve topluca, üst üste karayolunun kenarına dökülmüştü. Korkunç bir görüntü…Hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor hala. Fotoğrafını çekip jandarmaya ve basına haber verdik. Sonuç yok…Kim yaptı, kim bıraktı belli değil…

Bugün sabahtan bir işi için Ezine’ye gittik. Öğleden sonra eve döndüğümüzde bahçede ne  görelim;  Nazife çoktan geri gelmişti bile…24 saat  geçmeden…On kilometrelik yolu dağ bayır demeden yürüyerek aşmıştı…Yorgun düşmüş, yatıyordu. Gözlerinde hüzün, kalktı hemen ellerimi yaladı yine; “Ben geldim, ne olur bırakmayın beni.” diyordu. Acıkmıştı, bir çırpıda bitirdi yemeğini.

İçten içe sevindim. Yüreğim ferahladı sanki.

Nazife gitmemekte kararlı…Ne yapacağız peki?  Ya öldürürlerse?

Süheyla Doğan

Nusratlı Köyü

20.12.2010

Genel içinde yayınlandı | 8 Yorum

nusratlı’nın bebek gelinleri

NUSRATLI’NIN BEBEK GELİNLERİ

Bizim köyde bugün Ümmü’cük gelin oldu. Yedi aydan henüz gün almış…Ümmü bu köyde gördüğüm üçüncü bebek gelin. Minicik ellerine kına yakıldı. Öyle şirin, öyle sevimli. Öylesine de kendisi için gerçekleştirilen törene uyumlu…Hiç mi hiç ağlamadı. Şaşırdım.

Bugün kadınlar Ümmü’nün gelin olma provasını gerçekleştirdiler, damatsız bir düğün…Ümmü’nün cinsiyeti böylece kabul edilmiş oldu. Beyaz dantel giysisi, başına örtülen kırmızı örtüsü, takılan altın takılar, kınalı ellere geçirilen kırmızı eldivenler… Altı ay kınasından sonra Ümmü bir bebek kadındı artık. Miniminnacik bir gelin. Poposundaki bezle bir o kadar da tezat.

Tören bir cinsiyet ilanı mıydı, yoksa askere giden erkeklere bile yakılan kına töreninde olduğu gibi bir koruma, kollama, sahip çıkma güdüsü mü?

Köyün hemen hemen tüm kadın ve çocukları gelmişti törene. Önce Yasin okundu. Okumayı bilen kadınlar katıldılar okumaya, ardından da duası yapıldı.

Beyaz giysiler içinde Ümmü getirildi ortaya. Anneannesinin kucağına oturtuldu. Başına kırmızı örtü örtüldü.

 

 İlahiler okunmaya başlandı. Çiçeklerle süslenmiş kına tepsisinde dört mum yanıyordu.  Küçük Güler getirdi tepsiyi. Başını  örtmüş olan Güler çok ciddiydi, sanki sokakta oynayan çocuk o değil…Bir genç kadın edasıyla yapıyordu görevini.

 

Bir tepsi daha geldi ortaya. Üzerinde bir ayna, bir küçük Kur’an, bir makas, bir de altın kutusu. Ümmünün önüne koydular. Ümmücük önce kur’ana uzandı, sonra makası aldı eline. “Bu kız okumuş terzi olacak !” dediler. Meğer altın kutusunu alırsa zengin, tarağı alırsa çok süslü, Kur’anı alırsa dini inançları kuvvetli, okumuş, makası alırsa da eli makas tutan becerikli bir kadın olacak demekmiş.  Ümmü hem Kur’ana dokunmak hem de makası almakla iki özelliği birden kazanmış oldu.

 

Sonra Ümmücüğün ellerini tuttular, Emine yaktı kınayı. İlahilerin birini bitirirken diğerine başlıyordu Firdevs Abla. Ellerine bez bağlanıp kırmızı eldivenler takılınca bile sesini çıkarmadı bebecik. Öyle kabullenmiş bir hali vardı ki durumunu, bir bebekten beklenmeyecek davranış…

 

Sıra geldi takı törenine. Anne, anneanne, akrabalar altın taktılar göğsüne, küpe takanlar da oldu. Sonra dua ettiler Ümmü için; “Gelin oluşunu da görürüz inşallah.” dediler.  Böylece Ümmü’nün geleceği tanımlanmış oldu; Büyüyecek, dini inançlarını yerine getiren, becerikli bir genç kadın olacak, ardından da hayırlı bir kısmetle evlenip çola çocuğa kavuşacak.

Yenilen tavuklu pilavların ardından gül lokumları ikram edildi konuklara. Köy deyip geçmeyin, pilavlar plastik piknik tabaklarında sunuldu, bulaşıktan kurtulmak ya da sayıca yeterli olması için. Plastik tabaklar yokken eminim konu komşudan tabak toplanıyordur. Sonra herkes dağıldı evine, Ümmü’de uyuyakaldı yorgunluktan.  

Gelenekleşen dini törenler, ya da dini boyut da kazanan gelenekler…Bu geleneğin ne kadar eski olduğunu bilmiyorum. Yaşlı kadınlar eskiden beri sürdüğünü söylediler. Hatırladığım kadarıyla bizim memlekette dişi çıkan bebeklere diş hediği töreni yapılırdı. Buğdaylar pişirilir, içine boyalı halkalı şekerler konulur, eve davet edilen konuklarla birlikte eğlence içinde yenilir, mahalleliye dağıtılırdı. Dini bir öge olmazdı, daha çok şenlik gibi. Eve gelenler de çocuğa hediye getirirdi. Altın takı gibi büyük hediyeler olmazdı bunlar. Daha çok çıngırak, bebek gibi oyuncaklar…

Ben kınayı, kına yakmayı çok severim. Bulduğum ilk fırsatta yakarım. Hem kınanı kokusunu hem de kınalı ellerin duruşunu çok severim. Hint kınalarına, kına kalıplarına bayılırım. Öğrenciliğimde yaz tatillerinde eve gittiğimde ilk işim ellerime, ayaklarıma kına yakmak olurdu. Şekilli şekilli değişik kınalar yakardım. Sevdiğimin adının baş harfini yazar, kalpler çizerdim. Çoğunlukla da yatmadan önce gece geç saatte yaktığımdan, yorgunluktan pestili çıkmış, erkenden uyuyakalmış annemi uykudan kaldırır ellerimi bağlatır, üzerine de kaymasın diye çorap geçirirdim.  Sabah hemen banyoya koşup kurumuş kınaları yıkayıp tutup tutmadığına bakar, ortaya çıkan sembol, şekilleri inceler, tasarladığım gibi olmuşsa sevinir, olmamışsa üzülürdüm. Sonra aklıma geldikçe ellerimi koklardım. Bu gece de Ümmü’nün kınasından yakacağım. M harfi koyacağım bir elime, diğerine de Z harfi.

Günümüzde kına törenleri de şekilsel oldu, kına yakılan gelinler hemen yıkıyorlar ellerini tutmasın diye.

Kına, çoğu Asya ülkesinde olduğu gibi Anadolu’da da özel bir öneme sahip. Törenlerdeki kullanımının dışında da bir sürü işlevi vardı bir zamanlar.   Kaşınan, kuruyan saçlara, çatlamış ellere,  mantar olmuş ayaklara iyi geldiği söylenirdi. Saç boyası yokken saçları beyazlamaya başlayan kadınlar içine ceviz kabukları, çay koydukları kınalarla boyardı saçlarını. Bir de “sevap” diye yakardı yaşlı kadınlar. Rahmetli ninemin saçlarını hep pespembe hatırlarım; ceviz kabuğu koymazdı demek ki.  Saç diplerinden beyazları çıkmaya başlayınca “Kınam geldi.” der, bana kına aldırırdı. Gittiğin yerden birkaç günlüğüne de olsa geri gelsen ninem, sana sarılmayı, dizine başımı koymayı, saçlarımdaki bitleri ayıklama numaranı çok özledim.

Nusratlı’nın “altı ay kınası” hüzünlü bir tören.

Süheyla Doğan

Nusratlı Köyü/ÇANAKKALE

günlük yaşam, kadın içinde yayınlandı | 3 Yorum

kömürlü semaver

                             

KÖMÜRLÜ SEMAVER

Geçtiğimiz hafta sonu liseden arkadaşım Doktor Ömer ve eşi Şükran geldiler İzmir’den. Dile kolay, 40 yıllık dost, yatakhane arkadaşı. Daha çocuktuk tanıştığımızda. Onlar da artık Nusratlı’lı oldular. Bizim evin yanındaki eski taş evi aldılar. Komşu olduk. Evlerinin tadilatına yardımcı oluyoruz. Tavan lambrilerini Mecit ve ben birlikte çaktık. Midilli Adası manzaralı çatıda, kesilen çam tahtaların kokusu ve civardaki ormandan gelen her dem yeşil çam ağacı kokusu karışımını soluyarak çalışmak çok zevkliydi. Bir yandan da çatıyı kuracak olan diğer ustalara tavanı yetiştirme telaşı…Telaşla mı yoksa beceriksizlikle mi,  çekiçin altına gidiveren ve kan toplayan başparmaklar…Kadınlara göre de el aletleri üretmek lazım, hepsi erkeklere göre… Yoksa eminim vurmazdım parmaklarıma. Solaklara göre aletler de  yok ya, ha solaklar, ha kadınlar…

   

 

Şükran hızla köy yaşamına alışıyor. Son gelişlerinde daha da uyumluydu. Bütün gün bedenen çalışmasına rağmen hiç şikayet etmedi. Baş ağrıları, kaşıntıları azaldı. Ömer’in horultularından dolayı az uyumasına rağmen erkenden kalkabildi.  Duman’a bile alıştı. Bir de börtü böceklere alışsa…Kışa hazırlık atölyesi yaptık Şükran ve Müzeyyen Ablayla; önce kızılcık marmelatı, sonra domates sosu ve kahvaltılık biber sosu, ardından da kırmızı  biber közlemesi. Şükran hiç bu kadar domates ve biber doğramamış tabi hayatı boyunca…25 kilo domates,  20 kilo biber…Domateslerimiz  Çanakkale’nin meşhur pembe domatesi ve ince kabuk kırmızı domates  karışımı. Sosumuz lezzetli olsun diye biraz da kırmızı biber koyduk içine. Bizim bahçenin ürünleri küresel ısınmanın sonucu yaşadığımız kuraklıktan dolayı erken tükendi bu yıl. Zararlılarla da bir türlü baş edemedik, o pahalı organik ilaçlar da kar etmedi. O yeşil böcek yok mu, sardı her yanı, uç uç böceklerini altettiler.

Mecit’in ustalığı ile eski bir kuzine sobası üstünü kurduk bahçeye.  Açık ateşden daha kolay oluyor bahçe kuzinesi.  Annemden aldığım büyük bakır kazanı da oturttuk üstüne. Yıkadıktan sonra suyunu Menemen selelerinde süzdürdüğümüz domates ve biberleri doğradık karşılıklı, her zamanki sakarlığımla bir değil iki parmağımı da keserek… İkinci bir ateş daha yakıp Müzeyyen Abla’nın kazanını da oturttuk üstüne. Birine biberleri, diğerine domatesleri koyduk. Dibi tutmasın diye dikkatlice karıştırmak gerekiyordu. Sulanmaya başlayınca bıraktık karıştırmayı. “Tuzunu baştan koymayın, kazanların kalayını bozar.” dedi Müzeyyen Abla.

(Şükran  sabahleyin…  )   

                                

                                                                         (Şükran öğleden sonra…)

 Bu arada kömürlü semaverimizi de yaktı Şükran. Öyle hızlı ki…Bir sürü işi arka arkaya yapıveriyor. Biraz telaşı da olmasa…Semaverin borusundan çıkan duman ile kaynayan suyun buharı karıştı birbirine.  Bir yandan çayımız demlenirken  bir yandan da biberleri közledik kazanların altında oluşan közde. Közlemesi bizden, kabuklarını temizlemesi Şükran’dan…Közlenmiş biberleri derin donduruyucuya koyacağız . Şükran da sirkeli sosa koyup cam kavanozlara koyuyormuş biberleri.

 

(İzmir’de bu kadar mutlu mu acaba?)

Bu arada tomurcuk kokulu çayımızın tadını anlatmam mümkün değil.

Sosları pişirdiğimizde neredeyse akşam olmuştu. Tüm çabamıza rağmen bir ara yemek molası verdiğimizde tutturmuşuz kazanın dibini. Farkedince aldık ocaktan. Kavanozlarımızı yıkadık, kapaklarını kaynattık. Daha küçük bakır tencereye aldığımız pişmiş domates ve biberlere tuz ekleyerek el karıştırıcısıyla iyice ezdik ve sos kıvamına getirdik. Tekrar altını yakarak sıcak sıcak koyduk kavanozlara ve hemen kapaklarını kapatıp ters çevirip tepsilere dizdik.  Biber sosunun rengi müthiş bir kırmızıydı. Bir zamanlar şehirde oje ve ruj kullanırken hiç karşılaşmadım bu kırmızıyla… Kozmetikçilere söylemeli bu güzel rengi.

 

Şükran gelince bizim sabah yürüyüşleri çok hoş oluyor. Tabi Duman’ın refakatinde… Sohbet ederek, erkekleri çekiştirerek, etrafta gördüğümüz şeyleri toplayarak, elimiz kolumuz, ceplerimiz  dolu eve dönüyoruz. Toplayıcılık kadınların ruhuna mı işlemiş binlerce yıldır? Bu kez değişik düz taşlar, sandal ağacı kabukları, enteresan kökler vardı ellerimizde. Dönüşte kahvaltıya genellikle  bol domatesli , sarımsaklı  biber kızartması yapar, bakır tabak içinde ekmek bandıra bandıra yeriz. Doktorum da bayılır kızartmaya. Bu kez inşaat telaşıyla kızartma yapamadık ama tereyağlı köy yumurtası yaptık hemen. Doktor Ömer’imiz kolesterol seviyesine aldırmadan,  sarısına bana bana Metin Akpınar keyfiyle yedi yumurtasını. Bir yumurta da Duman’a.  Buralarda zeytinyağı dışında yağ kullanmadıklarından yerel tereyağı bulmakta güçlük çekiyoruz, marketten mandıra yağı da almak istemediğimizden memlekete gittiğimizde yayılan inek-koyun sütünden yayla ürünü 5-6 kilo tereyağı alıp getiriyoruz. Meşhur omega-3 çokmuş ya yayılan hayvanların sütünde. Karadenizli alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz; yumurtada, pilavda, makarnada, çorbaların üstünde tereyağı…

Bu arada çatı bitti, bacaya bayrak çekti ustalar. Doktorum Ömer de inşaatçılık geleneklerine uygun olarak hediyelerini bacaya bıraktı bayrağa  karşılık. Benim hediyemi unuttu tabi, oysa ben de tavanı çakmıştım. Kadından usta mı olur, unutuluyorsun işte…Sahi benim İnşaat Mühendisliği diplomam vardı. Çatının kapanması önemli ya, ertesi gün de  “çatı kurtuluş yemeği “ ikram ettik ustalara. Sabah erkenden sanki çatıyı denermiş gibi yağmur yağdırdı Allah Baba. Çatı-daha doğrusu ustalar sınavdan geçti.

 

Ziyaretçilerimiz eksik olmuyor, dostlarımız bizi yalnız bırakmıyor. Sağ olsunlar.  Çat kapı sürpriz ziyaretçilerimiz de heyecanlandırıyor ve mutlu ediyor bizi. Geçtiğimiz hafta sonu hemşirem Sevim vardı İstanbul’dan. Onunla güzel işler yapacağız köyde. Sonra yazacağım. Keşke Serpil Hocam, Mine Hocam ve Müjgan da gelseydi bugünlerde Ankara’dan, Antalya’dan da Azize.  Ayvalık’dan İlkay. Ayrıca Gülbahar Hülya… Hiç gelmemiş olanları mahsus saymıyorum.  Özlediğimiz diğer dostlarımız, arkadaşlarımız da gelse…Mesela Yakıngözlüklüler… Ama dönüşleri yok mu, öyle bir hüzün sarıyor ki insanı…

Keşke ortak çiftliklerimiz olsa.

(Şükran telefon etti İzmir’den migreni  tutmuş. “Ben köyümü istiyorum.” diyor. )

Süheyla Doğan

28 Eylül 2010

Nusratlı Köyü/ÇANAKKALE

Doktorumun isteği üzerine Duman’ın resimlerini de ekliyorum aşağıya;

Korsan Duman; Kız yüzünden girdiği kavgada gözünü kaybettikten sonra…

Korsan Duman

Sakin Duman

Sakin Duman

Şebek Duman;

Bekçi Duman;

( Bakmayın yukardaki sakin, şebek hallerine, 4 vukuatı var. Bir de ezan okunurken kurtlaşıyor…O halinin bir resmini de koyayım sonra.)

günlük yaşam içinde yayınlandı | 14 Yorum

ramazan’da gezek, bayramda ekmek

Bu yıl da “gezek” keşiğimizi tamamlayıp, ramazanın sonuna yaklaştık. Yarın arife günü, ramazanın uğurlayıcısı, bayramın da habercisi. Köylü-şehirli tüm kadınlar açısından da en telaşlı günlerden biri. Köyde bir yandan bayram temizliği yapılıyor, bir yandan da çeşitli tatlılar, ekmekler hazırlanıyor. Uzaktan gelecek aile fertleri, akrabalar, arkadaşlar için heyecan son haddine varıyor, onların sevdiği yiyecekler pişiriliyor. Yorgun kentlilerin bir kısmı tatil için bir yerlere gitme derdinde olsalar da, sanırım tatil yapamayan orta ve dar gelirli kesimin kadınları da en azından temizlik ve bayram alış-verişi telaşı içindeler. Hep “ Nerede o eski bayramlar?” denilse de, bayram yine de bayram.

Ramazan ve bayram, dini açıdan öte,  geleneksel olarak çoğumuzu, en azından beni çok etkiliyor. Kendine has,  güzel ritüelleri var. Bu ramazanda annem ve babam bizimleydi. Nusratlı Köyü’nün  “gezek” geleneğine tanık oldular.  Her gün sırası gelen hanenin bütçesine uygun olarak dağıttığı keşkek, lokma, helva, ekmek, pideler soframızda yerini aldı. Yakın komşumuz Gülşen çorbasından, etli yemeğine ve tatlısına kadar 5-6 çeşit yemek koyup getirdi bakır tepsisiyle.   Biz de 4-5 senedir  “gezek” geleneğine katılıyoruz. Diğer İstanbullular pek bulaşmıyorlar bu tür şeylere. Gezeğe ilk başladığımız yıl Herkes keşkek-lokma dağıtıyor, biz de değişik bir şeyler dağıtalım.” dedik ve kol böreği ve revani dağıttık. Sanırım en az 25 eve dağıtmıştık. Komşularımıza tepsilerle yemek vermiş, en yakın komşularımızı ve muhtarımızı da eve yemeğe davet etmiştik. Beni elimde tepsilerle börek dağıtırken gören köylüler hem şaşırmış, hem de sevinmişlerdi. Değişik bir şey dağıtıyor olmamız da ayrıca ilgiyle karşılanmıştı.  Bu yıl ramazanın 21. günü gezek keşiği bizdeydi.  Önce köye dağıtacağımız tatlımızın hazırlığına başladık. Geçtiğimiz yazdan kocaman bir tatlı kabağımız vardı, bahçemizin ürünü. Bir gün önceden, kabağı elimi kesmeden soymayı ve dilimlemeyi başardığım ve şekere yatırdım. Köfteleri de yoğurup dolaba kaldırdım. Sonra Müzeyyen Abla’yı da çağırıp annemin nezaretinde su böreği döşedik iki tepsi, bol tereyağlı. Bu köyde bilmiyorlar su böreğini, ben de ilk defa yaptım.  Müzeyyen Abla da hep merak edermiş nasıl yapılıyor diye, öğrenmiş olduk birlikte. Tepsinin birini o akşam dayanamayıp yedik, diğerini ertesi güne bıraktık.

Ertesi sabah önce kabağı pişirdim kocaman bir tencerede.  Ayrıca da güllaç döşedik, bir tepsi.  Bol cevizli. Bu yıl mercimek yerine ezo gelin çorbası yapalım dedik,  özellikle oruç açacaklar için iyi olur   diye. Koca bir düdüklü tencere çorba da tamamdı öğleden önce. Sonra sıra geldi dağıtılacak gül böreğine. Ben hamuru ince açmayı başaramıyorum hala. Yine Müzeyyen Abla açtı incecik, ben de içini koydum ve tepsiye gül gül döşedim.  İki tepsi oldu, annemin tüm itirazlarına rağmen bahçeden topladığım istifno otundan da koydum böreğe. Annem bilmediği otları yemek konusunda oldukça muhafazakar…Günün en  önemli olayını yazmayı unuttum…O sabah müthiş bir yağmur yağdı, yarım saat süren sağanak sonucu elektrikler kesildi. Bizim de bütün işlerimiz fırınla…Elektrikler olmayınca ne kabağı fırınlayabileceğiz, ne börekleri pişirebileceğiz, ne de fırında köfteyi…Biz elektrikler gelecekmiş gibi tüm hazırlıkları tamamladık, saat dörde kadar hala elektrik gelmeyince tam kuzine sobasını  yakmaya hazırlanırken geldi elektrikler. Müzeyyen Abla meğer “Elektrikler gelsin, Allah bizi darda koymasın.” diye dua edip yemenisinin ucunu düğümlemiş. Onun deyimi ile “Allah yüzümüze güldü.” Bir telaşla iki fırında birden iki tepsi kabak tatlısını, iki tepsi gül böreğini ve patatesli köfteyi pişirmeyi başardık. Biz tam fırınla işimizi bitirdik, elektrikler yine gitti, iyi mi? Ta ki akşama kadar. Tereyağlı pilavı da anneme yaptırdık, bol nohutlu.

Sıra geldi dağıtmaya. Tatlı ve börekleri dağıtabildiğimizce ev ev dolaşarak dağıttık. Bol cevizli, harika turuncu bir rengi olan parlak mı parlak kabak tatlısını görenler şaşırdı, “Bu zamanda kabaklar daha olgunlaşmadı ya.” diye.

 Dağıtım işi bitince sıra geldi gidecek tepsileri hazırlamaya. İlk tepsi camiye gidiyor, iftar açmalık; zeytin, peynir, reçel, lokma, ekmek… Ben bizim tepsiye ilave olarak hurma ve börek de koydum, bir de horoz ibiği çiçeği. Geçtiğimiz seneki cami tepsimiz çok beğenilmiş, o zaman da değişik bir çiçek koymuştum. Bir de kürdan batırmıştım peynirlere, kolay yesinler diye. Bir tepsi de ramazan boyunca ezan okuyan ve köyün misafirhanesinde kalan misafir hoca ve varsa kahve önündeki yaşlı, kimsesiz ya da dışarıdan gelen misafirler için hazırladık, tüm yemekler ve tatlılardan koyduk. Hocanın tepsisi de gidince sıra geldi komşulara gidecek tepsilere…Bu yıl yalnız bir komşumuza yemek tepsisi yolladık. Yemeğe davet ettiğimiz eski ve yeni muhtarlar gelemeyince biz de en yakın komşumuz Müzeyyen Abla ve Hikmet Abi ve inşaatımızda yanımızda çalışan Taner’le birlikte yedik iftar yemeğimizi. Bol bol yetti, hatta arttı yemekler.  Gece yorgunluktan nasıl yattığımı bilemedim tabi. “Gezek bakmak” pek de kolay değil.

Kütahya’da da varmış “gezek” adeti. Ama bizim buradakinden farklı…Yaş ve cinsiyetlerine göre insanların sırayla birinin evinde bir araya gelip yemesi, eğlenmesi, sohbet etmesiymiş “gezek”. Daha başka yerlerde de var mı bilmiyorum. Babam Orta Asya’daki şölenlerin bir devamı olsa gerek .” diyor. Anadolu İslamiyetin etkisine girince farklı anlamlar da yüklenmiş olmalı şölen geleneğine. “İyi bir toplumsal dayanışma örneği, bu nedenle de sürdürülmeli .”diye düşünüyorum. Oruç tutmasam da oruç tutanlar için camiye bir tepsi yollamak hiç de zor gelmiyor. Köye yiyecek dağıtırken yaşlılar, kimsesizler, dul kadınlara öncelik veriliyor. Yetmiş bin kişilik gösterişe dönük dev iftar yemeklerinden, beş yıldızlı otellerde kuş sütü eksik iftar sofralarında politika yapmak ve ihale kotarmaktan daha güzel değil mi bizim “gezek” adetimiz?

Anne evde olur da bayram ekmeği yapılmaz mı? Bizim memlekette çok önem verilir bayram ekmeğine. Her zaman yapılan ekmeklerden çok farklıdır. Birkaç gün öncesinden başlanır telaşına. Önce cevizlerimizi aldık. Annem sabırla kırıp ayıkladı cevizleri. En az iki kilo ceviz. Annemin azı yok,  10 kilo da un aldırdı babama, “Çocuklar gelecek, ancak yeter, evlerine de götürürler.” dedi. İki kardeşim de bizde olacaklar bu bayramda. Ben de isyan edip duruyordum tabi.  O kadar unu nasıl yoğuracaktım? O kadar ekmeği nasıl fırına taşıyıp pişirecektik? Daha önce en fazla beş kilo un yoğurmuş, 4-5 ekmek yapmıştım. Seksen yaşındaki anneye kıyılır mı? Bayram ekmeği olmazsa eksik olurdu bu bayram, annemin de bir yanı eksik…Razı oldum on kilo unu yoğurmaya. Bu arada önce cevizimizi dövdük. Sonra memleketten getirdiğim haşhaşımızı da kavurup dövdük pirinç havanımızda.  Kocaman bir leğen içinde annemin desteği ile yoğurdum hamuru, kan ter içinde kalarak. Bir saatte geldi mayalandı hamurumuz. Hamur tahtası (Nusratlı’ca yastağaç-sanırım yassıağaçtan bozulma)nın üzerinde büyük bezeler yaptık. Üç’ er bezeyi elle açıp büyüterek,  aralarına ceviz,  haşhaş, tereyağ-zeytinyağı karışımı, tahin koyup üst üste koyduk. Kat kat hamuru rulo yapıp dilim dilim kesip parmak ekmek ve yuvarlak çöreklerimizi dastarlara (sofra bezlerine) döşedik. Toplam 25 ekmek oldu. İş bir de bu kadar ekmeği  fırına taşımakta…Yaklaşık bir saat daha el mayası alan hamurlar neredeyse iki katı kadar büyüdüler.  Annem bastonuyla ekmeklerden önce boyladı fırının yolunu. Her iki bacağı da ameliyatlı, protez diz var. Ona rağmen yaşam enerjisini hiç kaybetmiyor, her şey eskisi gibi olsun istiyor. Umarım ben de o yaşa geldiğimde yaşama bu kadar bağlı olurum. Gülşen’in fırınına tepsilerle taşıdığım ekmeklerin ancak yarısını annemin gözetiminde fırına yerleştirebildik. Fırının yakılması ve süpürülmesini yine sağolsun Gülşen yaptı; yaşasın komşu dayanışması. Ekmeklerin üzerine yoğurt ve yumurta sürüp çörekotu koydum, susam almayı unutmuşuz, susamı da eksik oldu…Kısa süre içinde nar gibi kızaran ekmekleri altlarındaki külü üfleyerek benim Menemen selelerine koyduk, ellerimiz yanarak. Fırını yeniden yakıp ikinci parti ekmekleri de istediğimiz kıvamda pişirince derin bir oh çektik annemle. Gülşen ve Müzeyyen Abla’ya birer “parmak“ ikram edip eve selelerle taşıdım ve içini çekerek soğusun diye hemen serdim ekmekleri dastarlara. Sonra yurtdışındaki kızımız Zeynep’le konuştuk Skype’den, ekmekleri de gösterdik ona kameradan. Öyle özendi ki yavrum ekmeklere, hemen tarifini aldı. Ben bu yazıyı yazarken de başlamıştı bayram ekmeklerini yapmaya, haşhaş bile bulmuş, biraz önce skype’dan gösterdi bize hazırlıklarını. Nusratlı nere, Roma nere? Bakın şu internetin faydalarına…

Mis gibi bayram ekmekleri bir başka…

Darısı yeni bayramlara…

07.09.2010

Süheyla Doğan

(Zeynep’in bayram ekmeklerinin fotoğrafları geldi, yazıya ekledim, benimkilerden güzel görünüyorlar vallahi.)

günlük yaşam içinde yayınlandı | 7 Yorum

Bademlerimizin Ortakları: Hereler

Bizim badem rekoltesi bu yıl onların sayesinde neredeyse beşde bire düştü.  Ağaçlarımızın altı, ustaca delinmiş ve içi yenilmiş badem kabuklarıyla dolu. Bademler iç bağlamaya başladığı andan itibaren iş başındaydılar. Yan komşumuz Bekir Amca bu yıla kadar bahçesinde tüfeğiyle ceviz ve bademlerini korumak için here avına çıkıyordu. Biz de hereler için çok üzülüyorduk, zavallı minik hayvanların da hakkı değil mi beslenmek diye. Bizimkilerden yemelerini de zevkle seyrediyorduk. Bekir Amca bu yıl pek köyde durmadı, dolayısıyla herelere de özgürlük doğdu. Olan da bizim bademlere oldu. Meğer ne çok here varmış ortalıkta. Şimdi üçer beşer ağaçların tepesindeler. İki gün önce ağaçlardan birisinin üzerinde kalanları silktik babamla. Bugün baktım ki bizim hereler örtüden henüz toplamadığımız hazır bademleri de götürüyorlar…Ağaçlarda hala var oysa, onlardan yeseler ya…

Bu sabah Duman’la yürüyüşümüz sırasında ölü sincaplar gördüm. Çok üzüldüm. Demek ki Bekir Amca’dan başka da herelere kıyan var köyde.  Köylü mal derdinde, sincaplar ise can…

Duman bahçede serbest dolaşırken kovalardı hereleri, onlar da hemen bir ağaca kaçar, daldan dala atlayıp uzaklaşır, bir süre sonra Duman’a çaktırmadan geri gelirlerdi. Duman’ı gözünü kaybettiğinden bu yana bağlı tuttuğumuzdan, herelere gün doğdu, öyle rahatlar ki, hiç kaçmıyorlar. Bir sabah bahçede kahvaltı ederken “ çıtır çıtır” yeme seslerini duydunca Mecit’in korkutmak için attığı taşlardan öyle akıllıca saklanışları vardı ki, şaşarsınız; Dalın arkasına geçip dala sıkıca yapışıyor ve taşın menzilinden kurtuluyorlardı. Biraz sonra da kulaklarını dikip, hınzır hınzır dalın arkasından kafayı uzatıp tehlikenin geçip geçmediğini kontrol edişleri yok mu, tam fotoğraflıktı.

Bizim evin cumbasının çatısının yan tarafında küçücük bir delik var, birkaç tanesi mesken tuttu orayı,  delikten girip çıkıyorlar. Belki de bizim bademlerin bir kısmı çatı arasında, kışlık yiyecek olarak. Hereler saklamayı çok seviyor. Bu saklama huyları hem bizim hem de doğanın işine yarıyor. Geçtiğimiz yıl 3-4 ceviz fidanı çıkmıştı bahçede, bu yıl da yine en az 4-5 adet ceviz fidanı var değişik yerlerde, hepsi herelerin marifeti, Komşulardan çaldıkları cevizleri bizim bahçeye gömüp saklıyorlar, gömdükleri yerleri sonra unutuyorlar, cevizler de çimleniveriyor bu arada. Yani yedikleri bademlerin yerine ceviz ağacı hediye ediyorlar bize, ne kadar da vefalılar değil mi?

Yine bir sabah kahvaltıda bir “çat” sesi, ardından da düşme sesi duyduk, bademlerden gelen sese doğru baktığımızda, ince kuru bir dalın kırılıp herenin yere düştüğünü gördük. Ancak öyle çevikti ki, yerden kalkmasıyla diğer ağaca tırmanması ve daldan dala atlayarak gözden kaybolması  bir oldu. Biz de güle güle kahvaltıya devam ettik. Allahtan here “Gülme komşuna, gelir başına” dememiş olmalı ki,  biz de badem toplarken ağaçtan düşmedik.

Van’a gitmiştim iki-üç sene önce. Çok kuru, ağaçsız geldi bana. Ancak bir zamanlar o kadar yeşilmiş ki Van, hereler Van’dan başlayıp hiç ağaçlardan inmeden daldan dala Halep’e (yoksa Şammıydı?) kadar giderlermiş.  Evliya Çelebi öyle yazmışmış Seyahatname’sinde. Van’lılar öyle anlatıyorlardı.

Geçtiğimiz yıl “Kahraman Sincap Köpeği Dize getirdi” başlıklı bir haber vardı televizyonlarda. Yere düşen yavrusunu köpekten korumak için köpeğe ince dişlerini ve pençelerini geçiren kahraman heremiz,  yavrusunun kaçmasını sağlıyor, ardından da kendisi ağaca tırmanıyordu…Bir de “Cesur Sincap Kargalara Karşı Böyle Direndi “ başlığıyla ölen arkadaşını kargaların saldırısından koruyan vefalı sincabın haberi…Vefa duygumuzun kalmadığı şu  yeni ahlak düzeni içinde arkadaşlığın önemini de sincaplardan mı öğreneceğiz ne…

Bu sevimli minik akıllı hayvan ne yazık ki hala kürkü için avlanıyor. Badem sahiplerinin katletmesi de de cabası.

Here’lere özgürlük !  

Dünyanın bütün hereleri birleşin, kötülerin bademlerini bitirin!

Bizimkiler de helal olsun size…

günlük yaşam içinde yayınlandı | 3 Yorum