yaşasın, annanne oldum!

yaşasın,  annanne oldum!

MUCİZE = TULLİO TOPRAK

ve tabiî ki tüm bebekler…

Kader’de İtalya’da anneanne olmak da varmış…Damat İtalyan olunca…

İtalya’ya 20 kg.lık bebek eşyasıyla geldim: Yün yorganından, kaneviçe işlemeli yatak takımına; sarı saten yastığından, pazen kundak bezine; yeleğinden, patiğine; tığ işli el bezlerinden, rahmetli Atiye  Anne’nin banyo lifine; bakır tabağından, nazar boncuğuna; civan perçeminden, çörek otuna; loğusa şekerinden, gül lokumuna; basma geceliğinden, kırmızı yemenisine ve dostlar, arkadaşlar ve akrabaların hazırladığı, son dakikada kargoyla ve uçuş kontrolundan bile  sonra havaalanında yetişen minicik bebek giysilerine ve hatta cibinliğine kadar…

Tuliş’in dolabının seçimi,  yerleştirilmesi, kumaşçı bulup, babaannenin dikiş makinesini alıp minik yatakları için yeni çarşaf takımının, pikelerin, yatak örtülerinin dikilmesi gibi son dakika hazırlıkları…  

Günler yaklaştıkça heyecanımız da doruktaydı. Artık her an her şey olabilirdi. Doğal Doğum Merkezi’ndeki personel sayısı hafta sonunda yetersiz olduğundan “Hafta sonunda gelmez inşallah.”  deyişimizi duyan Toprak pazartesi günü gelmeye karar vermişti.  Pazartesi sabaha karşı yavaş yavaş başlamış meğer sancılar. Ben Luna’yla her sabah kanal boyunda yaptığımız yürüyüşten eve döndüğümde Luca elinde kalem kağıt sancı aralıklarını hesaplıyordu. Sancılar 6-7 dakikada bir gelmeye başlamıştı. Doğal Doğum Merkezi’nden 9 ay önceden randevu almıştı Zeynep. Sancılar sıklaşınca Luca, Teressa Ebe’yi aradı. O da “2 saat daha bekleyin, sancılar 4 dakikada bir gelmeye başlayınca gelirsiniz Merkez’e” dedi. Ancak kötü bir haberi vardı: Öğleden sonra görevli olan yardımcı personel gelemeyecekti. Merkezi geçen hafta bir kez de birlikte ziyaret etmiştik. Çift kişilik yatak, yanından bebek yatağı, suda doğum yapmak için doğum küveti, gerektiğinde asılıp kuvvet alınacak tavana asılı ip, doğum sandalyesi, büyük bir topu olan, doğum sürecinin müzik eşliğinde aileyle birlikte yaşanabileceği ve gerektiğinde doğal, tıbbi bitki ürünlerinin (bizim doğal beslenme grubunda sıkça söz ettiğimiz aynı safa-calendula officinalis tentürü, arnika-arnica tentürü, bal vardı listelerinde) kullanılacağı bir merkez. Bir gece kalınacak ve ertesi gün eve çıkılacaktı. Hemen hemen anneannelerimiz eski günlerde doğurdukları gibi…

 

 

 

 

 

 

 

Teressa Ebe’nin önerdiği gibi sancıları su içinde geçirmeye karar verdi Zeynep. Küveti doldurduk hemen. Ilık su içinde atlatmaya çalıştı sancıları, sanırım yardımcı oldu ılık su. Sancı gelince Zeynep’in yüzünde gördüğüm acıyı yazarak ifade etmem çok zor. Doğum sancısını bir çeken bilir derler ya…Her ne kadar Zeynep de bana aynı sancıları 27 sene önce 26 Nisan gecesi 12 saat yaşattıysa da en ufak bir sancı acısı yok belleğimde. Silinmiş gitmiş…Demek ki  uğruna çekilene değen, unutulan bir acı. Artık dört dakikaya düşmüştü kasılma aralıkları. Önceden hazırladığımız valizlerdeki son eksiklerimizi de tamamladık hemen. Bir küçük bal kavanozu, biraz da bisküvi. Her hangi bir sorunla karşılaşıldığında Merkez’in hemen yanındaki Doğum Hastanesine geçileceği için her iki yer için iki ayrı valiz hazırlamıştık. İstekleri, listeleri ayrı ayrıydı.

Buralarda bizim usulden yoğurt bulunmadığı için bir gece önce yoğurt mayalamaya çalışmıştım Almanya’dan gelen kutu ayran’la. Sabah baktığımda tutmadığını görünce pek de şaşırmadım, ne de olsa tuz vardı ayranın içinde. Zeynep sancı çekerken ben bir yandan da tutmayan süte limon sıkıp kaynatarak çiğleme çökelek yapmaya uğraşıyordum. Diğer  yandan da birkaç gün önce aldığımız sosluk domatesin bozulmaya başladığını görünce de domatesleri bir an önce pişirip kavanozlayıp konserve yapmayı  koymuştum kafama…Hastanede uzun kalırsak çürümesin diye. Ne de olsa bir sürü para vermiştik bu garip memlekette. Kızım can derdinde, ben ise sos derdinde. Olacak iş mi ? Yoksa heyecandan kendimi oyalamaya mı çalışıyordum ne?

Merkez eve 10 dakika mesafedeydi. Yol boyunca gelen sancıların dakikalarını da kaydederek ulaştık Merkez’e. Teressa Ebe muayene odasına aldı Zeynep’i. Açılma başlamıştı ve 2 santimdi. Ancak akşam sekize kadar başka görevli yoktu, tek başınaydı. Bu durumda öğleden sonrası için merkezde doğum yapması riske giriyordu, gidip hastanedeki baş ebe ile görüşmeliydi. Yanımızdan ayrıldı. Biraz sonra sorumlu iki ebe ile birlikte geldi hastaneden. “İsterseniz şimdi hastaneye gelin, sizi cihaza bağlayalım ve sürece bakalım, eğer doğum sekizden sonraya kalacak gibi olursa Merkez’e dönersiniz ancak daha önce gerçekleşecek gibi olursa Merkez’de yeterli görevli olmadığı için izin veremeyiz, doğumu hastanede gerçekleştiririz.” dediler. İtalya’daki ekonomik kriz sağlık kurumlarını da etkilemişti. Bölgede kendi alanında tek olan Merkez’in zaten gönüllü desteklerle, zorla yürüyen sistemini sürdürebilmek için gerekli personeli ayıramıyorlardı.  Mecburen hastaneye geçtik. Kasılmaları kaydeden bir cihaza bağladılar Zeynep’i. Sonra da bizi dışarı çıkardılar. Luca’yı çağıracaklardı gerektiğinde. Bu arada hastanenin girişini, bekleme salonu görülmeye değer. Metro istasyonu gibi…Doğumu bekleyen babaların, yakınların yazdığı mesajlarla dolu her yer; duvarlardan  yere, yerden tavana, sandalyelerin üstüne, meşrubat dolaplarına kadar. Oldukça yaratıcı sözler de olduğunu söyledi Luca. Genellikle “hastaneye geldikleri tarih ve saat, bebeğin doğduğu saat, kilosu ve boyu, adı,  beklerken hissettikleri” yazılıydı. Hem de püskürtme boyalarla, kocaman kalemlerle, rengarenk yazılarla. İnsanın buranın hastane girişi olduğuna inanası gelmiyor. Hastane görevlileri birkaç kez temizlemiş ama başa çıkamayınca bırakmış. En son temizliği 2008’de yapmışlar anlaşılan. Gördüğüm en eski kayıt 2008’e aitti. Bilsem ben de fırçalarla gelir, yazıya çıkardım eski günlerdeki gibi: “Yaşasın Tullio Toprak”,  “Tullio Toprak’ın Gelişi Engellenemez!”

Zeynep’in valizini istediler önce. Bir yarım saat sonra da Luca’yı çağırdılar. Demek ki süreç rayına girmişti. Zeynep babaanne ve dedeye haber verilmesini istememişti telaş etmesinler diye. “Sona doğru haber verelim .”demişti.  Luca da içeri gidince yalnız kalmıştım dışarıda. Okuyacak bir kitap almamışım yanıma. Sigara da içmiyorum, nasıl geçecek bu heyecanlı bekleyiş? Etraftaki insanlarla da sohbet edemiyorum İtalyanca konuşamadığım için…Kendimi kötü hissettim, elin memleketinde yalnız.  Türkiye’de olsak bir sürü arkadaşıma, akrabama haber verirdim, hep birlikte beklerdik. Merkez’e ulaştığımızda en yakınlarımıza haber vermiştim Zeynep’in haberi olmadan.  En azından onlar da Türkiye’de bekliyordu. Sonra Luca haber verdi anne ve babasına. O arada Zeynep telefon etti içerden. Her şey iyi gidiyordu, artık açılma son noktalardaydı,  ancak çok sancı çektiği ve gücü tükendiği için epidural istemişti.”Anneciğim seni çok seviyorum.” dedi. “Ben de onu çok seviyordum, yavrum.” dedim.  Sanki biraz suçluluk duyar gibiydi ses tonu. Oysa beden onun, karar onundu. Kimse çektiği acıyı onun kadar iyi bilemezdi. Süreci biraz daha rahat atlatmak isteği son derece olağandı. Her kadın kendi bedeni ile ilgili istediği tasarrufa kendi sahip olmalıydı; normal doğum, epiduralli doğum, sezeryan…Tabi her birinin doğum sonrası yarar ve zararlarını iyi hesap ederek ve buna katlanmayı göze alarak.

Esas heyecanım Zeynep’in telefonundan sonra başladı. Yerimde duramaz olmuştum, bir içeri bir dışarı çıkıyordum, gözüm kapıda. Neyse ki Graziella ve Tullio  geldi bu arada. Onlarla konuşurken vakit geçmeye başladı. Ancak süre uzamaya başlayınca yine içimi aldı bir sıkıntı. Zeynep arayalı iki saati geçmişti, bir haber yoktu. Bu arada bir ebe kapıya geldi. Hemen Zeynep’in durumunu sorduk, “Şu anda bebeği itiyor, süreç normal.” dedi. Biraz rahatladık. Bir saat sonra tam artık yeniden telaşlanmaya başlamışken beklediğimiz telefon geldi içerden. Luca’dı arayan.  Beklenen an gelmiş, Tuliş dışarı çıkmış,  anneye bağlı olduğu kordondan ayrılmış, özgürlüğünü çığlık atarak ilan etmişti.  Çok sağlıklıydı, her şey yolundaydı ve yarım saat sonra onları görecektik. Sevinç gözyaşlarımı tutmam mümkün değildi. Mendilim de yoktu yanımda. Burnumu koluma sile sile sarıldım Graziella’ya. Yarım saat sonra içerde, Zeynep ve Tuliş’in yanındaydık. Kara saçlı, beyaz tenli sakin bir bebek yapışmıştı annesinin memesine. Emip duruyordu.

Her ikisi de çok iyi, çok sağlıklıydı.  Zeynep hiç yorgun görünmüyordu, sanki saatlerce doğum sancılarını çeken o değil. Canım, güçlü kızım benim. Bebiş de sanki bir saat önce doğmamış gibi. Bir mucizeydi yaşadığımız. İçim içime sığmıyordu. Gümüş nazar boncuğunu taktım hemen yastıklarına. Her ikisine de nazar değmesin idi.  Batıl inanç olsa da…Ya değerse? Bir yarım saat Tuliş’in annesini emmesini seyredip fotoğraf çekmemize izin verdiler. Sonra da “Hadi artık gidin.” dediler. Zeynoş’u,  güzel kızımı ve bebişi öptükten sonra istemeden çıktık odadan. Luca da ben de heyecan yorgunluğuyla, tuhaf bir ruh hali içinde ayrıldık hastaneden. “Eve dönmek istemiyorum, oğlum ve karımla kalmak istiyorum.” diyordu Luca. Ben de öyle. Minnacık bebeği ve güzel kızımı bırakmıştık hastanede…Doğum eğer Doğal Doğum Merkezi’nde olsaydı, Luca onlarla birlikte uyuyacaktı. Kendini ona göre hazırlamıştı. Pijamaları valizdeydi. “Ne yapalım, durumu  kabul etmek zorundayız. “ deyip kös kös döndük eve.  Eve girerken yeni bebek sahibi olan bir komşu ile karşılaştık. Haberi vardı hastanede olduğumuzdan. Kutladı ve bize bir tava yemek getirdi. Buralarda da komşuluk ölmemiş anlaşılan. Bir şeyler yedikten sonra ilk işim eşe dosta telefon etmek ve hemen facebook’a fotoğraf yükleyerek sevincimi sevdiklerimle paylaşmak oldu. Gece nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum.

Bu sabah aklım hastanede uyandım. Acaba nasıllardı? Bebek emiyor muydu? Karnı doyuyor muydu?

Luca resmi işler için hastaneye ve ardından da nüfus idaresine gitmek için çıktı evden. Ben de belki Zeynep’e götürebiliriz diye bir güzel tarhana çorbası yaptım, sonra da adet olduğu üzere “Lohusa Şerbeti”.  Bütün malzemesini getirmiştim Türkiye’den. Zeynep akıl etmişti. Biraz internetten tarif aldım, biraz da kendi yorumlarımı katarak başladım yapmaya. Ümmüşen de tarif etmişti.O “Kaynar” diyordu loğusa şerbetine, cevizli mevizli, sıcak içilen, Adana usulü. Önce kocaman bir tencereye loğusa şekerini, toz şekeri ve suyu koydum. Sonra biraz ısınınca ve erimeye başlayınca biraz çubuk tarçın, biraz karanfil, biraz yeni bahar, biraz zencefil, biraz havlıcan, biraz karabiber, biraz muskat ekledim. Her şey göz kararı…Nasıl güzel bir koku sardı evi. Rengi koyu pembe olana kadar yaklaşık yarım saat kaynattıktan sonra kapattım ateşi. Güzel bir şerbet sürahisi buldum dolaplarda. Sürahiler  kırmızı kurdele ile süslenirmiş. Kırmızı kurdele de buldum evde. Güzel bir fiyonk diktim. Şerbeti soğutup doldurdum sürahiye. Rengi öyle güzeldi ki, hemen fotoğrafını çektim.

 Saat dörtteki ziyaret saatine ancak yetiştik. Benim elimde loğusa şerbeti şişesi, Luca’nın elinde resmi kağıtlar, girdik hastaneye. Dört kişilik odalardan birinde yatıyordu Zeynep. Bizi bekliyordu. Heyecanla Tullio Toprak ile ilk günü nasıl geçirdiğini anlattı: Altını değiştirmeye çalışırken Tuliş’in nasıl fıskiye gibi çiş yapıp bütün yatağı ıslattığını, memeyi kapışını, vıyak vıyak bağırıp ortalığı ayağa kaldırışını…Ziyaret saatinde bebekleri “bebek odası”na götürmüşlerdi. Camdan görebilecektik. Şerbet içtik birlikte. Zeynep sürahiyi çok beğendi.

Babaanneler de gelince bebek odası’na gittik. Tuliş’in yatağı en öndeydi. Bulmamız kolay olmuştu. Adı: Gunes.  Doğum tarihi: 26 Eylül Saati: 19.40. Kilosu: 3.200 kg. Doğum şekli: Normal Doğum. Mışıl mışıl uyuyordu. Bizim baktığımızı mı fark etti nedir, kıpırdanmaya, elini kolunu sallamaya, ağzını burnunu oynatmaya başladı, sonra da vıyaklamaya…

 

 

 

Tullio Toprak Hastanede en fazla birbuçuk gün dayanabildi sonra eve kaçtı:)

Hoş geldin bebek. Yaşamak sırası sende…

Süheyla Doğan

Tullio ToprakIn Annannişi

27  Eylül 2011

Ostia Antica-Roma/İTALYA

 

Fotoğraflar:

https://picasaweb.google.com/118187160167715396203/ToprakTullio#

Reklamlar
Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

11 Responses to yaşasın, annanne oldum!

  1. ayla dedi ki:

    Heyecanını, sevincini, hüznünü, coşkunu adı konmuş, konmamış tüm duygularını öyle güzel anlatmışsın ki üstelik gelenek, göreneklerle süsleyerek, anneanne olasım geldi…. Allah Tulişi anneannesiz bırakmasın!

  2. Ismail Isik dedi ki:

    Kutluyorum ve heyecanini paylasiyorum Kardesim.
    Allah uzun omur,kaliteli bir yasam versin.
    Darisi basimuza.
    Sevgiler
    Ismail Isik

  3. Basak dedi ki:

    Ağlamaktan helak oldum sabah sabah. Süheyla Teyzeciğim ne kadar güzel yazmışsın. Kardeşimin çektiği acıları, sevinçlerinizi oradaymışcasına yaşamış gibi oldum. Allah analı babalı sağlıklı yaşamayı nasip etsin Toprak’ımıza. Ağlıyoruuuuuum!!!!

  4. Knidoslukaraville dedi ki:

    Sevgili Süheyla Doğan öncelikle herkesi kutlamak istiyorum. Tullio Toprak’ı. annesini babasını anneannesini ve diğer herkesi. Sevgili Tullio Toprak Hoşgeldin ve Dünyamıza uğur getir. Inanıyorumki her yeni bebek yeni bir umut Dünyamız için. Ben Yeni Zelanda’da yaşıyorum..Kendi çocuğum yok ve çocuklar ile çalışıyorum.Şanslıyım her yeni doğan çocuğu kendi çocuğum gibi seviyorum. Mesajınızı ve fotoğrafları görünce çok duygulandım..Tekrar kutluyorum..Sevgiler hepinize
    Meral

  5. Yazblogcu dedi ki:

    Merhabalar Anneanne!..

    Dünyanın nasıl en güzel duygusu anne olmaksa, anneanne olmak ta en az bir o kadar güzel duygudur. Bunu ben eşimde gördüm. Çünkü eşim de bir anneanne, hem de tam üç kez anneanne, dördüncüsü de yolda…

    Allah (Tuliş) torununuzu anne ve babsıyla birlikte tüm sevenlerine bağışlasın. Zihni ve bahtı açık olsun.
    Selam ve dualarımla birlikte en Güzel’e emanet olun.

  6. Yazblogcu dedi ki:

    Merhabalar,
    Wordpress’teki blog adresimden bahsetmeyi unutmuşum: http://ibretialem.wordpress.com
    Saygılarımla.

  7. Mine Gencel Bek dedi ki:

    Süheylacım, dün mesajın başlığını görüp havalara uçtum. Okulun hayhuyu içinde okumadım, bu sabahın sakinliğinde kendimi ödüllendirdim bu mesajla. Tullio Toprak adını duyunca nasıl da yakıştığını hissedip saçımın diplerine kadar tüylerim diken diken oldu. Sonrası da burun çekerek ağlamalara bıraktı. Keşke ışınlanıp geliverseymişiz hastanede yanı başına. Güneş Toprak’ınız güle güle sizlerle büyüsün. Büyüdükçe fotoğraflardan bekliyoruz artık. Ankara’ya geldiğinde de Güneş Toprak belki Bahar’ı ziyaret eder. Adları pek yakıştı. Çok sevgiler,
    mine

  8. feride dedi ki:

    Sevgili Suheyla,
    Kızının dugunu icin heyecanla konusman daha dun gibi. Nasıl gecmis gunler. Torunun dunya tatlısı. Adı da cok guzel. Yolu açik, sansı bol, sagligi yerinde, omru uzun; seveni, sevdigi cok olsun.
    feride eroglu

  9. Recep Altun dedi ki:

    Merhabalar,
    Torununuz Toprak inşallah sağlık ve afiyettedir. Bizim de yoldaki torunumuz nihayet teşrif etti. Adını Ömer koydurlar.
    Yüce Allah, çocuklarımıza; sağlık, akıl ve fikir ihsan eylesin. Zihinleri ve bahtları açık olsun. Hayırlı Cuma’lar dilerim.
    Selam ve dualarımla birlikte en Güzel’e emanet olun efendim, saygılarımla.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s