zencefilli kurabiye olur da zencefilli ekmek olmaz mı?

Bugün ekmek günümüzdü…
Oldukça yorulmuşum…
 
Ekmeği çoğunlukla Müzeyyen abla ile birlikte yapıyoruz. Müzeyyen Abla dün geceden benim için de maya (ekşi maya)  tutmuştu. Öğleye doğru unu alıp onun evine gittim. Buralarda değirmen bulamadığımız için, Erbaa’dan tam buğday ve çavdar unu yaptırıp getiriyoruz her sene. Bu kez unları birbirine karıştırmayıp, iki ayrı tencerede iki ayrı karışım hazırladım, biri çavdar, diğeri tam buğday unu esaslı. Unun içine polen, karanfil, yoğurt, pekmez, zeytinyağı, tuz, biraz da zencefil koydum. Müzeyyen Abla’nın 4 yaşındaki torunu küçük Müzeyyen hamurumuza girmeye kalkınca ekmek yapımına onu da dahil etmek için “hamura su koyma” işini ona verdik. Görevini  layıkıyla yapıyordu ki, sanırım muziplik olsun diye son anda benim tencereme suyu boca etmez mi? Zevkten dört köşeydi. Neyse yeniden un ilave ederek durumu kurtardım. İki ayrı tencere, yoğur babam yoğur…Ellerimin üstü kıpkırmızı oldu…Sonunda hamurlar yeterince özlenince bizim köyün adeti olduğu üzerine, ekmek kalıbı olarak kullandığımız, içinde bez parçaları olan tencerelere hamurları paylaştırdık ve üzerlerini battaniye ile örttük. Önceden kalıp olarak, yuvarlak gözleri olan tahtalar kullanılıyormuş. Hamur bu tahtalar ile fırına taşınıyormuş. Şimdi hamur kalıp tahtaları antikacılarda satılıyor.  Müzeyyen Abla’nınkilerle birlikte toplam 8 ekmek oldu. İkisi tam buğday unundan, üçü çavdar unundan, üçü de Müzeyyen Abla’nın beyaz unundan… Her bir ekmek 4 tekli ekmek kadar. Müzeyyen Abla’nın kocası da çoğu köylü ve kentli gibi “esmer ekmek” yemiyor. “Has ekmek”dan hoşlanıyor. O nedenle “has un” alıyorlar. Ne acı ki, bir süredir memlekette “has un” diye diye unun en yararlı bölümünü ayırıp, beyaz unu hem köylüye ve hem de şehirliye adeta kakaladılar. Şeker hastalığı ve bilumum sindirim sistemi hastalıkları da aldı başını gitti..Ondan sonra da ilaç sektörü ellerini ovuşturdu tabi, şeker ilaçları, insülinler…Un fabrikaları, köylüden buğdayı alıp karşılığında beyaz un veriyormuş. Un öğütme sistemleri de otomatik ve sürekli olduğu için istesen de tam buğday unu alamıyormuşsun fabrikadan. Çoğu yerde kara değirmen de kalmamış artık. Kepekli, tam buğday, çavdar, tahıllı, alman…ekmekleri lüks ekmek kategorisinde normal ekmekten daha pahalıya toplumun belirli bir kesiminin tüketebildiği ekmek cinsleri haline geldi. Nüfusun büyük bölümü ise, hiçbir yararı olmayan, katkı maddeleri ile şişirilmiş beyaz ekmeğe talim eder oldu, üstelik bunun zararlı olduğunun da farkında olmadan, gönüllü olarak.

Müzeyyen Abla’nın da bizim de taş fırınımız yok, Müzeyyen Abla’nınkini yeniden yapacağız diye yıkmıştık, hala yapamadık. Şimdilik bir komşumuzun fırınını birlikte kullanıyoruz. Fırın yakmaya kendi çalımız da yok. Çalı, odundan daha iyi oluyormuş fırın için, kısa sürede daha yüksek ısı sağlıyor sanıyorum. Keçileri olan bir komşumuzdan da ihtiyaç fazlası çalı alıyoruz her seferinde. Keçiler taze çalı üzerindeki yaprakları yemeye bayılıyorlar ya, o nedenle, keçi besleyenler her gün çalı kesip getiriyorlar tarlalardan. Yine aynı komşunun ağılından  keçilerle bakışa bakışa, yaprakları yenmiş kuru çalıları seçtik.  Fırının yanına kadar bir kaç postada taşıyabildik. Çalıları istiflemek ve arasına elini sokarak taşımak da biraz özen istiyor. Elleri kolları yırtılıyor insanın.  Sonra da mayalanmış hamurları-tencereleri fırına taşıdık. Yokuş yukarı zor oldu biraz. Kocalarımız hamur taşıma aşamasında yardımcı oldular. “Diğer kocalar onu da yapmıyor ya” diye teselli edebilir miyiz kendimizi?  Aslında erkekler hamuru daha iyi yoğurur diye düşünüyorum, ne de olsa yoğurma işi biraz güç gerektiriyor. Ama “elinin hamuruyla erkek işine karışma” demişler ya kadınlara, o gün bugün kadınların eli hamurdan çıkmamış anlaşılan. Fakat iş profesyonelleşince, işin içine para girince, toplumsal cinsiyet rolü değişiyor ve  erkekler devreye giriyor hemen, kaç tane kadın fırıncı tanıyoruz? En demokratik ailelerde bile yemekleri de çoğunlukla kadınlar yapıyor ama kaç tane profesyonel kadın aşçı vardır restoranlarda?
 
Neyse, yine felsefeye fazla dalmadan güne dönelim…

Müzeyyen abla fırını yaktı, fırının iç duvarları beyaz oluncaya kadar çalı ekledik ateşe. Yeterince ısındığına kanaat getirince, közleri öne çekip fırının içini ucuna ıslak bez parçaları bağlı bir sırık yardımıyla temizledi. Bu işi becermek biraz zor, Müzeyyen Abla pek bana bırakmıyor. O nedenle hala fırın temizlemeyi öğrenemedim. Fırının ısısını denemek için fırının içine biraz un serptik. Un kızarırsa fırın oldu demekmiş… Bizim un da kızardı ve  hamurları fırına attık Közlerin üstüne de tombul patlıcanları koymayı da ihmal etmedik.
 
Bu arada civardaki diğer komşular da yanımıza geldi. Fırın önü sohbetine katıldılar. Benim ekmekleri görenler, “Aboooo, bunlar niye kara böyle?” diye sorup durdular. Beyaz un kullana kullana eskiden kullandıkları tam buğday unlarını bile unutmuşlar anlaşılan…İki saate yakın fırın önünde kaldık. Bazı ince noktaları var işin. Fırın kapağı-teneke-ara ara kapatılıyor, ara ara açılıyor, ekmeklerin üstü fazla kızarmasın diye üzerlerine gazete örtülüyor…Onun için de fırının başında olmak gerekiyor…Ayvacık rüzgarı zaman zaman hızlansa da üşüdükçe ellerimizi ve sırtımızı fırında ısıttık.
 
Ekmeklerimizin piştiğine kanaat getirince çıkardık fırından. Mis gibi bir  koku sardı ortalığı, karnı tok olanları bile acıktıran taze ekmek kokusu…Ekmek çıkarma işi hep heyecanlı oluyor; “Acaba  piştiler mi, altları yandı mı, güzel oldular mı?” gibi soruların yanıtını alabilmek için ekmekler elde tartılıyor, altına üstüne bakılıyor. Yeterince hafiflemişse pişmiş, içini çekmiş oluyor. Altına yapışan küller üfleniyor… Bir parça ekmeği fırının sahibine ısrar ederek bıraktıktan sonra hemen eve gelip tereyağ sürüp yedim sıcak sıcak. Tereyağının sıcak ekmek üzerindeki eriyişi insanın içini bir hoş ediyor…Ekmekler sıcakken üstünü örtmek gerekiyor, içlerini çeksinler diye…Neredeyse 12 saat sıcak kalıyor. Sabaha hala ılık ekmek yenebiliyor. Yaklaşık 14 tekli ekmeğimiz oldu. Evde İki kişi olduğumuzu düşünürsek 14 gün yetmesi gerek değil mi? Ama biz köylü olduğumuz için mi ne, çok ekmek tüketiyoruz. Isıtılmış ekmekleri, kahvaltılarımızın ayrılmaz parçası olan sarımsaklı biber kızartmasının domates sosuna ya da kekikli zeytinyağına bandırıyoruz. Biber ve domates de bahçeden tabi.
 
Taş fırında ekşi mayalı, zencefilli esmer ekmek yapmak isteyenler; dilediğiniz zaman bekleriz:))
 

24 Ekim 2008

 

Süheyla Doğan

Reklamlar
Bu yazı günlük yaşam içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s