yün ve kiraz

Bugünlerde köydeki kadınlar çok meşgul…Sürekli üretiyorlar. Ben de öyle… Kış hazırlıkları olanca hızıyla sürüyor. Salçalar kaynatıldı, konserveler dolduruldu, tarhanalar yapıldı, erişteler kesildi, turşular kuruldu, sebzeler kurutuldu, meyve suları çıkarıldı… Daha ne işler… Biz de bunların bazılarını yaptık, yapmaya devam ediyoruz. Ancak birkaç gündür yaptığım bir iş var ki, yazmadan edemeyeceğim:

Güneşli güzel günlerden faydalanarak, evdeki tüm baş yastıklarını söktüm,  içlerini ve kılıflarını yıkadım. Eskiyen kılıfların yerine yeni kılıflar diktim. Yünleri 5-6 günde ancak tam olarak kurutabildim. Bugün de çırptım, dittim ve doldurdum. Yünleri çırparkenki halimi görmeliydiniz, her tarafımdan yünler sarkıyordu. Kendi halimi göreyim diye fotoğraflarımı çektirdim Mecit’e. Tam 10 tane yün yastık doldurmuşum. Ne çok  yastığımız varmış meğer… Bir yerlerden gelen elyafları yastıktan saymıyorum. Yünleri Mecit’in bahçenin kenarındaki hayıt ağacından kestiği, esnek ancak dayanıklı çubuk ile çırparken çubuğu fazla sıkmaktan sağ elimin içini şişirip birkaç yerden patlatsam da acıyı unutup çocukluk yıllarımı anımsayarak gülümsedim sık sık.

Anne tarafımız oldukça kalabalık, yörük göçerlerden. Avşar boylarından ve Karakeçili aşiretinden olan sülaleye  “Hüseyin Çelepli’ler” diyorlar. Sülale eskiden esas olarak küçükbaş hayvancılıkla geçimini sağlardı. Hayvancılıktan zarar etmeye başlayınca bir yandan tarımla uğraşsalar da kopamadıkları hayvancılığı hala sürdürmeye çalışıyorlar. Bizim yöreye özgü, önemli bir tür olan “Karayaka Koyunu” beslerler. Mayıs ayı ortalarında sürülerle Erbaa’dan yola çıkarlar, Kelkit Vadisi boyunca yol alır, sonra Şebinkarahisar taraflarında dağlara yönelerek, toplam 20-25 günde zirvesi 3090 metre olan Giresun’a bağlı Karagöl Dağlarına çıkarlar. 2300-2500 metrelerde kurdukları-yamaçlarında karın hiç kalkmadığı obalarında Eylül ayı ortalarına kadar kalırlar. Dönüş göçü iklime bağlı olarak bazen iki 2 ay bile sürer. Eskiden yalnız atlarla ulaşımın sağlanabildiği yaylalara şimdi otomobillerle gidilebiliyor. Ceylan derisinden tapuları olmasına rağmen, yerli-Giresunlular’la neredeyse 50-60 yıldır süren bir yayla sınır davaları var bizimkilerin. Eskiden ölümler bile olmuş yayla sınırları yüzünden. Yıllardır değişen hakim, savcı ve avukatlar, bizim yaylanın peynirleri çok hoşlarına gittikleri için olsa gerek, davayı bitirmemişler bir türlü…

 Koyunculuk nedeniyle, bizim sülalenin evinde bol bol yün yatak vardır. Öğretmen olan babamla evlenen annem koyunculuk yapmasa da sülaleden dolayı bizim ev de bu bolluktan nasibini almıştır. Annemin sayesinde benim de birkaç yüklük dolusu yün yatak, yorgan, yastık ve minderim var. Yenileri de gelmeye devam ediyor. Kardeşlerim evlerinde koyacak yer bulamayınca ya da gelinler artık yün yatak istemedikçe, onlardaki yün yataklar da bana geliyor, teklifleri hiç geri çevirmiyoruz doğrusu. Yün yatak gibisi var mı ?  Evladiyelik sayılır. Kışın insanı hemen ısıtır, yazın da terletmez. Biz iki yün yatağın üstünde, yerde yatıyoruz. Bir yerlere gittiğimizde çek-yatlarda ya da yeni ortopedik (!) yaylı yataklarda yattığım zaman hiç rahat edemiyorum. Belim ağrıyor. Isınamıyorum, ya da terliyorum. Yün yatakta yatanlar kolay kolay romatizma olmaz, belleri de ağrımaz…Ama sentetik elyaf çıktı, mertlik bozuldu. Sağlık da bozuldu….Ayrıca bizim sülalenin  yünleri de para etmez oldu. Bu yaz birkaç günlüğüne de olsa gittiğimiz yaylada koyunları kırkıyorlardı. Neredense 10 yıldır hiç artmıyormuş yün fiyatları. Hiç para kazanamıyorlarmış yünden, “Zorunluyuz diye kırkıyoruz.” dedi bizim yeğenler. Kuzenlerden birisinin öncülüğünde “Karayaka Koyunları Üreticileri Birliği” kurmuşlar, türü yok olmakta olan koyunlarını tescil ettirip koruma altına aldırtmışlar, devletten cüzi bir destek almışlar. Yünün para edebilmesi için de çareler arıyorlardı. Benden  proje desteği istediler ama hiç aklıma bir şey gelmedi.  Hala düşünüyorum, ne yapılabilir diye… Hazır yatak, yorgan fabrikalarına sabotaj mı yapsak ne ??? Şaka şaka…

Çocukluğum ve gençliğimde hemen her yaz giderdim yaylaya, en az bir ay geçirirdim teyzelerimde.  Çok severdim yaylayı. Elektrik olmadığı için (hala da yok, ne mutlu ki bu nedenle yaylada televizyon da yok) ancak gündüzleri bol bol kitap okur, yalnız dedemde olan pilli radyodan çocuk tiyatrosu dinler, kadınlardan maniler derlerdim. Hala yayla çiçekleri çıkar sözlüklerimin aralarından. Koyun da sağardım tabi. Ama ben yatılı okullarda okuyorum, öğrenciyim diye pek iş yaptırmazdı teyzem bana. “Ellemeyin, dinlensin çocuk.” derdi. İş yaşamına başlayınca tatiller de kısalınca sık gidemez oldum. Bugün yünleri diderken yayladaki “yün”le ilgili tüm  görüntüler geçti gözümün önünden; Koyun ve kuzular kırkılacağı zaman neredeyse panayır kurulmuş gibi olurdu obalar. Birkaç gün önceden civar obalara atla ulak gönderilir, eli kırklık makası tutan erkekler  “kırklığa” çağrılırdı. Kadınlar yemek hazırlığına girişirdi önceden. Kazan kazan etler pişer, yoğurtlu çorbalar yapılırdı. Yaylada hiç ağaç yoktur, her taraf otlaktır, bu nedenle gölge de yoktur. Bütün gün güneşin altında yün kırkardı erkekler. (Bu yaz gördüğümde, birileri akıl etmiş, tenteden güneşlikler yapmışlardı.)  Birkaç kadın da yapağı yünü toplardı ortada. Çocukların görevi ise koyunları yakalayıp erkeklerin önüne getirmekti. Yünün para ettiği zamanlarda kadınlar kocalarına çaktırmadan birkaç yapağı saklarlardı ihtiyaçları için. Ya çocuklarına çeyiz yatak yapacaktır, ya yeğenlerine hediye minder, ya da doğacak torunlara yastık…Eskiden ihtiyaç için daha fazla yün ayrılırdı, kilimler, çuvallar, örkenler, çoban heğbeleri,  çuhaları, hepsi yündendi.  “Kölük” denen koyunların yünleri ise çok yumuşak olduğu için çorap ve kazak için seçilirdi. Yün tarağında lif lif taranan yünler çıkrıkta eğrilir, ip yapılır, boyanacaksa boyanır, sonra da yerine göre kullanılırdı. Bütün bu işleri tabiî ki kadınlar yapardı. Kadınlar için ayrı bir önemi olan kırklık günleri, çocuklar için de çok önemliydi; Onlar da çaktırmadan ortalıktan yün toplar, zulalarına saklarlardı. Her çocuğun bir yün zulası vardı. Niye mi? Çerçici geldiğinde kiraz, armut alabilmek için…O zamanlar meyve ve sebze bu kadar bol değildi. Ya da yaylaya ulaşamazdı. Giresun’un yerlileri, katırlarla küfelerine koydukları meyveleri satmaya gelirlerdi bizim yaylalara. Sütten, yoğurttan, peynirden bıkan çocuklar da meyveleri o kadar özlemiş olurlardı ki, çerçici katırını ilk gören çocuk yerinde zıp zıp zıplayarak “Çerçici Geliyorrrr!!” diye avazı çıktığınca bağırır, herkese haber verirdi. Çerçici yükünü Oba’nın misafir odasına indirdiğinde, çocuklar zulalarından çıkardıkları yünlerini bir tabağa ya da kazaklarının eteğine koymuş, çerçicinin önünde çoktan sıra olmuş olurlardı. Ben ise hiç beceremezdim yün zulalamayı. O nedenle benim bir kenardan bakışımı gören teyzem bir köşeye ayırdığı yünden bana da verirdi bir tabak. Ben de sıraya girerdim hemen. O kirazların tadı damağımdadır hala. Sanki dünyanın en tatlı kirazlarıydı. Biz kızlar da çiftli birkaç kirazı ayırıp kulaklarımıza küpe yapardık. En sonunda küpelerimizi de yedik. Anında biterdi kirazlar, sonraya saklayamazdık hiç. Bu nedenle, büyükler de daha sonra birlikte yemek için bulgur, yün, yağ, peynir karşılığı çokça kiraz alırlardı ve hemen bitmesin diye de çocuklardan gizli bir yerlere saklarlardı.

Yünün anlamı erkekler için para, kadınlar için temel ihtiyaç maddelerinden biri, çocuklar için de kiraz demekti.

Ben de bugün kiraz diye baktım yünlere.

05 Eylül 2008

Süheyla Doğan

Nusratlı Köyü-Ayvacık/ÇANAKKALE

Reklamlar
Bu yazı günlük yaşam içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s