ayva sarı, nar kırmızı, sonbahar…

AYVA SARI, NAR KIRMIZI, SONBAHAR !

Ayva sarı, nar kırmızı, sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar
.

(1944-Yaş Otuz beş-Cahit Sıtkı Tarancı)

Sonbahar artık yerini kış günlerine bırakmaya başladı Kazdağlarında…Kuzinemiz, buraların deyimiyle maşingamız gürül gürül yanıyor birkaç gündür. Geç gelen kışa aldanarak bu yıl narları toplamak için biraz geç kaldık. Gerçi bizim ekşi nar tatlı narlara göre her sene daha geç olgunlaşıyor ya…Toplamaya başladığımızda ağacın üzerinde hiç yaprak kalmamıştı neredeyse, yalnızca ağzını son yağmurdan dolayı iyice açmış kırmızı kırmızı narlar…Gül gibi öyle çok dikenleri var ki ekşi narın, toplarken ellerim ve kollarım sıyrık içinde kaldı. Bir de öyle inatçı bir ağaç ki, Hikmet Ağabey onu tatlı nar ile aşılamaya çalıştıkça direndi, kabul etmedi,  “ekşiyim ben, ekşi kalacağım!” dercesine. Biz de dalın birine ısrarla “ekşiydin sen, tatlı ol!” dedik ve nihayet bu yıl dallardan birisi üçüncü kez yapılan aşıya boyun eğdi.  Sanırım seneye iki dalı ekşi, bir dalı tatlı bir nar ağacımız olacak. 

Bu yıl da nar ekşisi yapma serüvenimiz bizi epeyi uğraştırdı. Narların tanelenmesi sıkıcı ve sabır gerektiren bir iş olduğundan haklı olarak tüm yan çizme çabalarına karşın çağrılarıma  dayanamayıp ya da halime acıyıp Mecit de  katıldı taneleme işlemine. Her seferinde farklı yöntemler deniyoruz. Bu kez taneleri kabuklarından ellerimizle ayırıp, taneleri katı meyve sıkacağında sıktık. Nar suyunu süzdükten sonra  koyulaşıncaya kadar kaynattık. Ocaktan indirmeden önce de limon sıkıp birkaç taşım daha kaynattık. Daha önce denemediğimiz

bu son işlemi niye yaptığımızı pek de bilmiyorum ama daha uzun süre dayanır diye düşündük sanırım. Bir zararı olmaz ya. Daha önceleri, ikiye kestiğimiz narları presli portakal sıkacağında sıkıp suyunu öyle elde ediyorduk. İlk yaptığımızda ise narları taneleyip, kevgirden geçirip suyunu öyle elde etmiştik. Henüz katı meyve sıkacağımız yoktu. Bu yöntem en zoruydu sanırım…

Onlarca kilo (üç büyük piknik sepeti) nardan çıka çıka iki şişe nar suyu çıktı. Hem az çıktığı, hem çok emek harcadığımız için, hem de “biz” yaptığımız için  çok kıymetli bizim nar ekşimiz! Tadına da doyum olmuyor. İster salatada kullan, ister kısırda, ister çiğ köftede…

Nar likörü ve nar şurubu da yapmak için biraz nar suyu ayırmıştık.  Uygun tarifler bulmak için internette gezinirken nara ilişikin ilginç bilgiler de buldum. Cahit Sıtkı’ya yukarıdaki dizeleri yazdıran narımız  nelere kadirmiş meğer… Ana vatanı Asya olan ve Mısırlılar döneminde de üretildiği bilinen  nar, vitamin ve mineral deposu imiş, bağışıklık sistemini güçlendirip kış aylarında gribe karşı koruyucu imiş. Kolesterolü düşürüyor ve kalp sağlığını da koruyormuş. En çok antioksidan içeren meyvelerdenmiş; bu nedenle kansere karşı da koruyucu imiş. Amerika’da bir bilim insanı fareler üzerinde nar suyu ile deney yapmış ve nar suyunun kanser olan farede, kanser artış hızını düşürdüğünü saptamış. Daha neler neler…

Narları tanelerken geçen uzun zamanda (benim beş saatim, Meci’tin de üç saati…) insan düşünmeden edemiyor. Nar suları etrafa, zaman zaman da yüzümüze, hatta gözümüze sıçradıkça  içinde nar geçen şiirler, türküler geliyor akla…Bedri Rahmi’nin o ünlü dizeleri;

Karadutum, çatalkaram, çingenem,

Nar tanem, nurtanem, bir tanem,

Ağaç isem dalımsın salkım saçak,

Petek isem balımsın agülüm.

Günahımsın, vebalimsin,

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan,

Yoluna bir can koyduğum,

Gökte ararken yerde bulduğum,

Karadutum, çatalkaram, çingenem,

Daha nem olacaktın bir tanem,

Gülen ayvam, ağlayan narımsın,

Kadınım, kısrağım,karımsın…

Bedri Rahmi çoğumuzun bildiği bu güzel dizeleri karısı Eren Eyüboğlu için değil de delicesine aşık olduğu öğrencisi Mari için yazmış meğer. Eşi Eren Hanımı da küstürmüş bu nedenle. Ünlü ressamımız ”karadutum” diye çağırdığı Mari’yi çok genç yaşta menenjitten kaybedince, üzüntü ve çaresizlikten kendisini alkole vermiş. Ancak yine Eren Hanımın yakın desteği ile toparlanmış ve üretmeye devam etmiş.

Nar likörü ve şurubu için pek de uygun tarifler bulamadım, bu yüzden kendi tariflerimi uydurmak durumunda kaldım. Üç tane elli’lik likör ve iki tane de yetmiş’lik şurup oldu. 

Bakalım nasıl olacak tadları ? Bizim eve kola, meşrubat, hazır meyve suları gibi içecekler girmiyor çok uzun zamandır. Uygun meyvelerden zamanına göre meyve sularımızı, şuruplarımızı kendimiz üretiyoruz. Gül şurubu da denemiştik bir sene. Eskiden limonatalar, vişne şurupları, şerbetler yapılırdı evlerde. Annem erik pekmezini sulandırıp yemeklerin yanında, özellikle de bulgur pilavı ile birlikte  içirdi bize. Biraz daha büyüdüğümüzde çamlıca gazozu çıkmıştı, çok cazip gelmişti, içine leblebi atar içerdim. Kapaklarını da toplayıp sokakta  grup halinde “kapat ütmece” oynardık. Sonra o meşhur Koka Kola çıktı ve tüm Dünya pazarını hatta Çin’i bile ele geçirdi. Çocuklarımız bağımlısı oldular Kola’nın. Hatta büyüklerimiz bile…Diyeti, zero’su çıktı bir de kadınları tavlamak için. İstediğimiz kadar zararlarını dile getirelim, öyle çekici bir tadı var ki! Kendi içeceklerimizi evde üretmek zor mu?. Bizim gibi her türlü sebze, meyve yetişen ve her semtinde pazar kurulan bir  ülkede, çoğu ürüne göre ucuz olan  mevsim meyvalarından bolca al,  sık sık iç! Ya da yoğurda ekle suyu, biraz da çalkala, olsun sana ayran! Bir de bakır tasa koydumu ayranı, bulgur pilavının yanında ne güzel olur.

“Nar ağacı narsız olur mu?

Yiğit olan yarsız olur mu?

Deli gönlüm sensiz olur mu?

Gülüm gel canım gel salınaraktan,

Bir su doldur ver ırmaktan,

Kurtulurum belki sana yalvarmaktan.”

 

demiş bir halk ozanımız.

 

“Şu İzmir’den çekirdeksiz  nar gelir,

Sırma cepken  ince bele dar gelir.

Şu gençlikte  ölüm bana zor gelir.

 

Güzel İzmir  kordonboyu  şen olsun.

Beni senden ayıranlar kör olsun.”

demiş Egeliler  de…Demek ki çekirdeksiz nar eskiden de varmış İzmir’de, ben genetiği ile oynadılar da öyle oldu sanıyordum. Yalnız İzmir değil,  İstanbul’dan da Anadolu’ya nar gidermiş  bir zamanlar;

“İstanbul’dan ayva gelir nar gelir,

Gömlek giymiş omuzları dar gelir,

Döndüm baktım sevdiceğim yar gelir,

Ellerinde deste deste gül gelir.

 

Aman yar,  hele hele yandım yar,

Bu sene de gurbet el de kaldım yar,

Bir kötüye nasıl meyil verdim yar.”

demiş bir sevdalı gurbetçi. Kağızman’da da nar olduğunu anlıyoruz bir başka türkümüzden;

“Kağızmana ısmarladım nar gele,

Gümüş keme ince bele dar gele,

Dar gele vay dar gele.

 

Baharda yayılır kuzu yanyana yanyana,

Benim yarim inci takar gerdana,

Gerdana vay gerdana.

 

Benim yarim güzellerden bir dane,

İçlerinde sarı saçlı güldane,

Güldane vay güldane.”

 

Daha öyle çok nar türküsü var ki, cennet meyvesi olmasından mı? O eşsiz tadından mı?  Kırmızı renginden mi ? Hem çok tanrılı dinlerde , hem de  tek tanrılı dinlerde  kutsal sayılmasından mı?. “Nar tanelerini yere düşürmek günahtır, peygamberin dişidir.” derdi babannem. Bizim de yere düşecek diye ödümüz kopardı.  Üretildiği çoğu ülkede olduğu gibi Anadolu’da da bereket sembolü olarak kabul edilmiş. İlk öğrendiğimiz bilmecedir hepimizin; Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane; NAR! Süsleme sanatlarında önemli bir motif olmuş. Yeni yıla bereketle girmek için yılbaşında kapı önünde patlatılırmış. Çocukluğumdan hatırlıyorum, gelin alındıktan sonra eve sokulmadan önce kapının önünde gelinin başında nar kırılırdı. Demek ki gelin bereketiyle gelsin diye…

Narın çekirdeği de çok kıymetliymiş meğer.  Öğütüldükten sonra toz veya ekstre olarak yüksek kolesterol ve hipertansiyon rahatsızlıklarında, cildi tazeleyici, sıkılaştırıcı olarak, menopoz dönemlerinde destekleyici olarak, antioksidan olarak, göz ağrılarında, geçmeyen yaralarda kullanılıyormuş. Çeşitli eczanelerde ve doğal ürün satan yerlerde raflarda yerini almış. Klasik tıp bu işe ne der bilmiyorum ama alternatif tıp sıkça kullanıyor anlaşılan. Salatalara, yoğurda, bala karıştırılarak tüketiliyormuş, ya da kapsül olarak yutuluyormuş. Geçen yıl ben de çekirdekleri kuruttum, biraz da fırınladım, o haliyle yemeye çalıştım, olmadı. Öğütmek için rondoyu kullandım, o da işe yaramadı. Öylece elimde kaldı. Tüketemedim. Bu yıl ki nar ekşisi üretiminden 3- 4 kilo çekirdek çıktı. Kurutmaya başladım. Öğütmek için uygun  bir yol bulabilirsem…Belki de tüketileceği zaman kahve değirmeninde az az çekip kullanmak en iyisi…Taze taze olur. Çayı da içiliyormuş çekirdek tozunun. O da çoğu doğal ürünler gibi işin ruhuna aykırı olarak  minik kağıt poşetlere girmiş! Sallandır, iç!

Ya şu türküye ne demeli;

“Ne elmadır, ne de nar, ne de nar,

Gönül çeker ahuzar,

Her derdin çaresi var, nazlı yar,

Benimki de sensin yar, sensin yar.”

 

Derdinin çaresini bizim gibi elmada, narda aramayan aşık, çaresinin “yari” olduğunu ne de güzel  dile getirmiş. Sevmek güzel şey be kardeşim!  

Nar  kırmızı sevdalara…

18 Aralık 2008

Süheyla Doğan

Nusratlı Köyü/Ayvacık-Çanakkale

Reklamlar
Bu yazı günlük yaşam içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s